17 Mart 2024 Pazar

 

Yoldayım ben, az sonra döneceğim size!*

Deniz Kıırmsoy Denge**

 

Bu sefer size bir mektup yazacağım sevgili okurlar. Çünkü yollardayım. Hem de heybemle çıktım yollara. Tarama, araştırma ve derin düşünceye ayırabilecek zamanım olmadı. Öyle yollar ki bu çıktıklarım hem toprak, hem deniz, hem hava; hem atom, hem gezegen, hem uzay; hem hayat, hem ölüm; hem iş, hem çaba, hem emek; hem biçim, hem yöntem, hem yordam; hem fikir, hem ruh, hem de zihin[1]… Sanki her şey. “Göç” için seçtiğim yol kelimesine dair bir araştırma sürecine giremedim ama pes etmek yok elbet. Bir yol ararken bir cin, bir fikir getirdi:

Yapay zeka kurtarır belki bu sefer beni, dedim. Chat GPT ile muhabbet ettim. Dök bakalım, dedim ChatGPT’ciğim. “İçinde yol geçen her şeyi bir dök”.  Yaklaşık 600 ifade döktü bana. Bunları listeledim. Benzeş olanları ayıkladım, eledim, toparladım. Ara ara diğer kaynaklarımla destekledim 350 kadarı kaldı geriye. Sonra da yapay zekaya, bunları kategorize de edebilir misin, diye sordum, onu zorladım, yapamadı, karıştırdı. Ben de listenin başına geçtim oturdum, ayıkladım, sınıflamaya çalıştım. Kısaca GPT; içinde yol geçen deyim, deyiş, ifade, laf ne bulabilirse döktü. Bunların bir kısmı sözlüklerimizde var, bir kısmı da dilimizde, zikrimizde[2]. Başka bir deyişle bazıları yerleşik deyim bazıları da anlık yazılıvermiş, ChatGPT de yakalayıvermiş, önüme döküvermiş.

Yazıma, deyim ne demektir ve deyimlerin toplumsal açıdan ne ifade ettiğini bir özetleyerek ve bunları tartışarak başlamak istiyorum. Bu bölümü sizler için “Ne dedi, nasıl dedi, niye dedi?” adı altında toparladım. Ardından “Başından Sonuna Yol” bölümünde bu deyimleri sınıflama denememi okuyacaksınız. “Yolu yarattığımızı ve o yolda yürüdüğümüzü sanmak!” bölümünde Türkçe konuşurların yol ile kurduğu ilişkiyi değerlendirmeye çalışacağım. “Başkasının benim için seçtiği yol” adlı son bölümde ise konuyu; yolu seçtiğimiz, seçtiğimizi sandığımız, seçmemize neden olan koşullar ve bize yol seçtirten zorlamalara kadar getirmeyi hedefledim.

Ne dedi, nasıl dedi, niye dedi?

Dile dair her terim gibi ‘deyim’ terimi de mutlak bir tanıma sahip değildir aslında. Bilimsel bir çalışma yapmak üzere kolları sıvadığımızda, bir tanım olmaksızın hareket edemeyeceğimiz için her bilim dalı kendine göre bir tanımlama yapmış. Bunlara bakıp şu anki çalışmam için özel bir tanım yapmak durumunda kaldım:

Birden fazla kelimenin, duygusal ve düşünsel etkiyi arttırmak amacıyla, herhangi biri tarafından bir araya getirilmesiyle oluşmuş, en az bir ögesi yan ya da dış anlamıyla kullanılmış dilsel ifade.  Bu ifade; oluşturulma anındaki etkisi toplumsal olarak kabul edilirse sözlü dil aracılığı ile çok hızlı bir biçimde yayılır ve dile yerleşir[3].

Tanımda, altını çizdiğim ifade üzerinde kısaca durmak istiyorum: “Düşünsel ve duygusal etkiyi arttırmak”. Kısmen şiirsel, kısmen vurucu, bazen ezber bozucu anlam oyunlarıyla kurulan bu ifadelerin etki amacı nedir? En küçük insan grubunda düşünelim. Mesela bir anne, söz geçiremediği ergen kızı üzerinde etki yaratmak istiyor: “Kollarını kavuşturup öyle durma, kısmetin bağlanır” diyor. Kısmet iyi bir şey (iyi kader gibi algılanmak koşulu ile), bağlanmak kötü. Ürkütücüdür bu, özgürlüğünden yoksun kalmak hissini uyandırıyor: iyi bir şeyi bağlamak... Kısmetinin iyi olmasını dileyen kız, bağlanmak gibi bir eylemle irkiliyor ve kollarını açıp indiriyor [4]. Kadın “aç kollarını, indir aşağı” dese bu kadar etkili olmaz[5]. Şimdi çok daha geniş topluluklar üzerinden düşünelim. Yöneticiler halkı etkilemek istiyor. Ahlaki, dini, yasal sistem kuruculardan bahsediyoruz. “Arkadaşlar bize destek olun, bize inanın” diyecekler. Kim tabii tabiii der buna? Kimse. Ama deyimler, atasözleri, şiirsel ifadeler ve hikayeler girdiği zaman işin içine!? Binlerce yıl öncesini düşününce daha makul görünen bu üslup, yani hitabet sanatı bugün etkisini yitirdi mi? Bence yitirmedi. Şaşırtan, çarpan, ezber bozan vb. kelime kullanımları aracılığı ile ilgili kişi ya da kurum, toplumu daha rahat yönetebiliyor. O halde bu çeşit bir etki, insan gruplarında bir ihtiyaç. Deyimler, varlıklarını bu etki arttırma ihtiyacına borçludur[6].

Deyimler de karşı tarafta etki arttırma ihtiyacından kaynaklanır demiştik. İhtiyaçların türleri artabilir tabii. Bir nüansa dikkat çekme ve bunu vurgulama, yaratıcı olma, hükmetme ve yönetme, gizli dil oluşturma gibi pek çok ihtiyaç sebep olur buna. O halde deyimlere bakarak bu ihtiyaçları da belki görebilir ve analiz edebiliriz. Hele kalıcı bir deyim ise bu, o ihtiyacın hâlâ varlığına işaret edebiliyorsa dil aracılığıyla sosyolojik, sosyo-psikolojik, tarihsel ve hatta psikolojik süreçleri ya da durumları başka bir gözle de değerlendirebiliriz.

Bazı deyimler yaratılış hikayelerini de birlikte taşır. Bunlardan en bilineni Şeyh ile Derviş arasında geçen bakla hikayesi: Şeyhin yanında işlerini yaptırdığı, sürekli beraber olduğu, birlikte düşündüğü bir derviş varmışmış. Derviş çok nitelikli bir adammış ama durmadan küfür edermiş. Artık Şeyh dayanamış, ona bir bakla vermiş, bunu dilinin altına yerleştirmesini ve sadece geceleri uyurken ya da cevap vermesini istediği zaman çıkarmasını istemiş. Derviş yapmış tabii, Şeyh bu! Uzun zaman bu şekilde sakin ve küfürsüz birlikte çalışmaya devam etmişler. Bir gün Şeyh’in tepesini attıran bir olaylar zinciri sonunda Şeyh, Derviş’e dönüp “Hadi bakalım çıkar şu baklayı ağzından” demiş. Bu olaydan sonra Derviş, küfürlü küfürsüz bir şey söylemek istediğinde Şeyh’ine dönüp “Çıkarayım mı ağzımdan baklayı?” diye sorar olmuş. Kendimizi zorla susturduğumuz, birinin bizi baskıyla susturduğu, bir şey söylemek üzere kıvrandığımız sıralarda karşımızdaki kişi bize çıkar artık şu baklayı dediğinde rahatlamayı işte böyle öğrenmişiz. Bu yerleşmiş deyim yerine “Ne söyleyeceksen söyle artık” dese boş, soğuk ve anlamsız kalıyor; yaratılmak istene duygusal etki ihtiyacını düz bir ifade kesinlikle karşılamıyor.

* * *

O halde hadi bakalım: Sözlükleri de aşarak elde ettiğim veri tabanında, içinde yol kelimesini barındıran deyimlere baktığımızda ne tür sorularla karşılaşacağız ve bunlara cevap verebilecek miyiz?[7]

 

Başından Sonuna Yol

Son bir yıldır girdiğim yol beni çok mutlu ediyor. Aynı zamanda beni, kendi yolumdan gayrı düşürdü. Hayatım boyunca yol arayışım sürmüştür. Sıklıkla yoldan çıktım, yeni yollara saptım. Tek yol, hiç bir zaman bana göre olmadı. Yürürken bile aynı yoldan gitmeyi sevemedim.

En sevdiğim yol, patikalar ve keçi yolları oldu. Doğada akan su yollarının hepsinin pi sayısı ile bağlantılı olması beni hayretlere düşürdü. Su, matematiği nasıl biliyordu?

Sokaklar yeşilse sevdim; karayolları, bulvarlar ve caddeler beni boğdu. Bisiklete âşık oldum. Bisiklet yollarına adadım hayatımı. Hem bunlar şehrin vazgeçilmezi olsun, hem de ben mümkünse ölene kadar bisikletimin üzerinde her tür yolda olayım istedim. 

Böceklerin, kuşların, hayvanların yollarına takıldım. Dikkatimi alamadım bu yollardan. Sonra uzayı ve sonra da atomu ve parçalarını düşledim. Her şeyin bir yolu vardı.

İnsan hem içinde, hem aklında, hem yüreğinde; evinde, ev çevresinde, kentinde, kentler arası, ülkeler arası, dünya dışı! Hep yollarda...Oğlum bir yurtdışı yolculuğu yapınca uçak hareketleri haritasına bakmıştım. Sanki havada 1er santimetre arayla bir uçak vardı. Ankara Kızılay’da yüksek bir yerden bakmıştım; her sabah akan insan selini gördüm. 

İçe yolculuklarım oldu. Kâh karanlık ve fırtınalı, kâh neşeli ve güneşli. Huzurlu ve durgun bile olsa yol yürüdüm içimde. Hepsi uzun, hepsi de meşakkatli. Bazıları denizin dibine yolculuk gibiydi, bazıları ise  gökyüzünde bulutların üstüne yollar.

Dışa yolculuklarım oldu. Yol aradım, yol buldum, yol kaybettim, yol kayboldu, yol keşfettim, yol sordum, yola gönderdim, yoldan aldım, yola verdim.

İçim ve dışım arasında da yollar vardı. Gençken sorduğum sorular arasında şunlar vardı mesela: “Geleceğim için nasıl bir yol seçmeliydim?”, “Seçtiğim yolu güvenli kılmak için neler yapmalıydım?”, “Yanlış yolda mı ilerliyordum?”, “Yolum çizilmiş miydi benim?” ve daha fazla soru… Her anlamda yolsuz da kalmıştım bazı zamanlar. Bir kadın olarak ahlâk sınırlarına isyanla “Yollu da olurum, size ne! Yolsuz olmaktan iyidir” dediğim zamanlar da oldu.  

Hepsinde yolumu kapatanlar, yolumu açanlar, yolumu aralayanlar da oldu elbet. İyi ki varlar. Yol kapatanlara da eyvallah. Olmasalardı yolda kalırdım, kaldığım yolu açamazdım. Yolun sonuna geldiğimi sandığım ama daha yolun başında olduğumu anladığım anlar da az değil, ne diyeyim. Garip çelişkilerdi.

Yorumlara devam edebilirim. Çünkü deyimlerin sanırım yarısını ancak kullanabildim. Çerçeveyi sunmak için bu kadarı yeterli olmalı diyor ve değerlendirme bölümüne geçiyorum.

 

Yolu yarattığımızı ve o yolda yürüdüğümüzü sanmak!

Yol, Türk algısında “her şey” anlamına geliyor, demiştik. Fakat her kelimenin doğuş hikayesine, insanın soyutlama becerisini ne zaman kazandığına, bunu nasıl geliştirdiğine dayalı verilere göre değerlendirdiğimizde ilk başta kesinlikle böyle değildi. Yol, sadece yoldu. Avlanmak için, toplamak için, iklim ve coğrafyanın getirdiği zorunlu koşullara uygun hareket etmek için var olan yol, ilk başta kesinlikle sadece yolun kendisiydi.  

Yolun devamını, nasıl anlam genişlemesine uğradığını; bunların ne zaman, ilk başta hangi yönde, neden gibi sorular eldeki verilere göre tam olarak bilinemese de tahmini olarak şöyle bir kurgu yapabilir miyiz acaba?  Yol, yoldu. Muhtemelen çeşitleri vardı. Toprak, kum, çakıl, taş, kayalık, sulu, bataklık, kuş yolu, böcek yolu, av hayvanlarının yolu gibi. Bunların biçimleri vardı: kıvrık, düz, dik gibi. Bunların kolaylık ve zorluk derecesine göre gruplanmaları vardı: zorlu, imkansız, dümdüz, kolay gibi. Karada, havada, suda ve muhtemelen gökyüzünde de yollar vardı: Güneşin, ayın yolu, yıldızların yolu gibi. Belki adlandırılmamıştı hepsi. Ancak mantıken olması gerekir. Çünkü ,hayat bunların üzerinde dönüyor, döndürülüyordu. Bunlar somut olan ilk yollar. Yani aslında her şey baştan vardı sanki. Sonra, insanın soyutlama becerisi geliştikçe[8] bu yol yeni yollara girdi:  

yol; gelecek oldu, kader oldu, ölüm oldu:

“Yolun açık olsun”, “Senin başka yolun yok”, “Yolu buraya kadarmış!” …

 

yol; yordam oldu, yöntem oldu:

“Bunun bir yolunu arayalım”, “Bunun yolunu birilerine sorsak?”

 

yol; yürünen, yapılan iş oldu, gerçekleştirilen plan oldu:

Her şey yoluna girecek, merak etme; İşler yolundan çıktı (daha kötüsü raydan, yani tren yolundan çıktı?!)”.

 

yol; harcanması gereken çaba oldu, emek oldu:

Birinin yolu zor, berikinin yolu çok ağır, ötekinin yolu bataklık.

 

yol; durum oldu, hal oldu, şimdiki zaman oldu:

Ne alemdesin, her şey yolunda mı?

 

yol; karar oldu, seçenek oldu:

Başka yolumuz kaldı mı? Tek yolumuz var.

 

Yol, bu örneklerdeki gibi bazen sadece bir anlam taşıdı, bazen de bu listedeki iki, üç, dört anlamı birden taşıdı[9].

Yol almak mesela. Araçla da yol alırsın, işinde de yol alırsın. Planlarında, fikirlerinde, bilginde, deneyimlerinde yol alırsın. Kısaca ilerlersin. İster somut yollarda, ister soyut.

Yol seçmek mesela. Bir karar aşamasını ifade ederse soyutlanır, hakikaten çatallaşan bir yolda levha yoksa seçim ise somuttur. Seçme şansı kalmamış bir yol ayrımı kadere denk gelebilir. Seçilmiş olan bir yol ise hedeftir. Belki de sadece bir iş vardır ortada; yol, yordam olur, yöntem olur. 

 

Bu karmaşık yol halleri bana şunu düşündürttü. Yol, hem var sayabiliriz hem yok sayabiliriz. Hem var olan yollardan yürüyoruz, hem yolumuzu çizip yeni bir kader yaratabiliyoruz, hem de yoldan çıkabiliyor, fakat her ne hikmetse yanlışlıkla, tesadüfen, korkunç bir olay sonucu düştüğümüz yol sayesinde yeni bir yola girme fırsatı yakalıyoruz.

Bu veriler elbette Türkçe üzerinden yapıldığına göre Türk algısını yansıtıyor[10]. Yol hem var olan, ama aynı zamanda yok olan bir yol. Başka bir deyişle hem çizilebilen, hem kişi tarafından yaratılabilen, hem izlenebilen ama bir yandan da Tanrı, doğa ve benzeri bir üstün güç tarafından zaten çizilmiş olan bir yol. Garip, bulanık, sisli ve sanki anlamsız, bir yandan da çok açık, etkili, önemli, gerekli?! Öte yandan sayısal olarak çok yüksek bir sayıda deyimsel kullanım. Yani hepsi tek tek duygusal ya da düşünsel bir etki uyandırma ihtiyacına yönelik. Ne etkisi? Neden bu kadar çok deyim?

Acaba insan[11] türü, bir yolu olduğunu sadece sanan ama sonunda hep birlikte hep aynı yolda kalan bir canlı türü mü? Kendine yol çizen (ya da yol çizdiğini sanan), o yolu doğru bulmadığı zaman başka bir yol arayan (ki aslında yol yok, çizmesi lazım), çeşitli sebeplerle bazen o yolu kaybeden, yolu göremeyen; kör, topal ya da sağır yollara sapan, yola girmek için sağa sola soran, yolda kalan?! Bir de yollu yolsuz ikilisi dikkatimi çekti burada. Yola sahip olup ya da yolunu kaybedip yollu olan, yolundan çıkıp etik dışı bir yola sahip olup yolsuz[12] olan?! Nasıl bir ihtiyaç bu? Nasıl bir adlandırma? Nasıl bir etki yaratma? Yol bir yalan mı, sanrı mı, ihtiyaç mı, teselli mi yoksa gerçek mi?

 

Başkasının benim için seçtiği yol

Buraya kadar genel anlamda bir yoldan, bu yolu seçen, giden, değiştiren insandan bahsettik. Bir de o kişi ya da grubun dışından yol veren bir başkası ya da başkaları gözünden bakalım. 

Biri, bir şey yapar ve başka bir şeye yol açar. Patron çalışanına yol verir. Adam, kızını bir yola iter; arkadaşı X’i yoldan çıkarır, en iyi dostu berikini yarı yolda bırakır; beriki birinin yolunu keser, kapatır, tıkar

“Ben” dışında, yoluma çıkan insanlar, olaylar, durumlar, nesneler de yoluma karar veriyor.

Görünüşe göre yol, geniş üst anlamıyla insan için hayat demek. Hayata dair ister inanç, ister iş, olay, durum ya da nesne ve kişi olsun her şeyi kapsıyor. Bu hayatta eğer kişi olarak ben seçme hakkına sahipsem kendi yolumu yapabiliyorum (muyum?), başkalarının ya da başka şeylerin de benim yolumu seçme durumu az değil gibi görünüyor (Burada “mı?” diye soramıyoruz bile).

 

* * *

 

Tarih boyunca insan, tıpkı diğer canlılar gibi hep hareket etmiş. Kimi zaman sadece daha iyi yaşam koşulları ya da başka yaşam koşulları bulmak için, ama çoğunlukla zorlu iklim şartları ve coğrafi koşullar için bunu yapmak zorunda kalmış. Bazıları ise, bize bıraktıkları eserlerden anladığımız kadarıyla keşif yapmak istemiş. Seyyah olarak, araştırmacı olarak, meraklı karakterler olarak dolaşıp durmuş ve bilgilerini bizlerle paylaşmışlar. Başka insanlar, kendilerini sağa sola atan savaş gibi sebeplerle başka yerlere göçmüş. Askermiş, savaş bitmiş, dönmemiş, dönememiş; hatta savaşın bittiğini, bitiş tarihinden 20 yıl sonra filan öğrenmiş olanlar mesela. Sonra 20. yüzyıl hikayelerinden yol arayışları, yollara düşmeler.

Mesela benim aileminkini alalım: 1933’te ailem (babaannem, dedem ve en büyük çocukları halam ile birlikte) Kırım’dan zorla göç ettiriliyor. İstanbul’a benim ceviz kabuğu adını verdiğim deniz araçlarıyla Karadeniz üzerinden geliyorlar. Yolculuk, bir kaçış hikayesi ve tehlikeli. Babam, ailenin Anadolu’da ilk doğan çocuğu olarak dünyaya İstanbul’da geliyor. Mülteci Kırımlılar, hep olduğu gibi Türkiye’nin dört bir yanına yerleştiriliyor. Bu seferki en büyük yerleşim yeri Eskişehir. Bizimkiler Ankara Cebeci’ye. Annem ise, bir Alman vatandaşı olarak dünyaya geldiği Braunschweig’dan laborant olarak mezun olup çalışmak üzere İsviçre’ye gidiyor. Ailenin Anadolu’da doğan ilk çocuğu babam mimar-müteahhit-mühendis olarak Yıldız Akademi’den mezun olup Türkiye’ye kızdığı için İsviçre’ye gidiyor. Annemle orada tanışıyorlar. Büyük aşk, İstanbul’da nikah dairesinde son buluyor. İkisi beraber Ankara’ya yerleşiyorlar. Kısmen mecburi kısmen seçimli bir karar vermişler. Yollarını seçiyorlar, koşullar onlara yol seçtiriyor. Şu yollara bakın. Kilometreler kilometreler… Bu hikayede kısmen zorla yerinden edilme var, kısmen tıpkı mesela 1 milyon yıl öncesinde olduğu gibi yaşam koşullarını iyileştirmek var, kısmen hayatın getirdiği acı sürprizler var; tesadüfler, boyun eğmeler, teslim olmalar gibi içten, tüm bedeniyle kabullenmeler var. Elbette tercihler de var.

Orta genişlikten de örnekleyelim. Yine kendi hayatımdan olsun. Datça, küçük bir tatil kasabasıdır. Son 3 yıl içinde inanılmaz bir kira artışı sahnesine tâbi oldu. Buraya gelen memurlar dahi tutunamıyorlar. Doktor kalamıyor, öğretmen kalamıyor. Yıllardır burada yaşayıp sanat, kültür için yaşayan ve üretenler; yaşlı, emekli, engelli kiracılar belli bir kişinin zorlaması ile değil belki ama garip bir zorlama nedeniyle göç etmek zorunda kalıyorlar.

Tarih sayfalarında çok ağır göç hikayeleri bulunuyor. Tercihli, zorunlu ya da zorla olsun göç, tüm dünyanın her daim sorunuydu. Bunların dökümünden tarihçiler, sebeplerini araştırma ve analiz etmekle de külli bir şekilde entelejensiya sorumlu. Haddimi bilerek kişisel fikirlerimi saçmayacağım bu çalışmaya. Ancak dil açısından baktığımda, yolla ilgili deyimlerin ve kelimelerin ötesine berisine gelen sıfatlara yoğunlaştığımda şunu söylemek isterim: Yol, içeriği ne olursa olsun hiçbir zaman kolay değil. Sadece kolaylaması mümkün. Düz bir yol bazen “pratik” anlamına gelebiliyor; ama sıkıcı, uyutucu, bayıcı anlamına da gelebiliyor. Yolu hafiflemek, yolu rahatlamak, yolu açılmak, yolu genişlemek var. Bunlar da bir nebze iç açıcı, tatlı ifadeler gibi gelebilir. Ama yolun zor olduğunu da ifade ediyorlar. Ağırdı ki yol hafifledi, kapalıydı ki yol açıldı, dardı ki yol genişledi vb.

Yol, sanki varoluş. Kısa yol var mı gerçek hayatta? Canlı da olsa cansız da olsa hayat galiba sadece yolda olmak. İnsan da hep yolda. Hiç evinden çıkmasa da yolda bir şekilde. Hareket edemiyor bile olsa yolda.

Yerleşik tanımını hakikaten tartışabiliriz. Çok az kültür için yerleşik sıfatını kullanabileceğimizi düşünüyorum. Kendi ülkemize yoğunlaşalım:

30-40 yıldır aynı binada oturan bir aileye denk gelebiliriz belki. Sanki yollarda geçiyor ömrümüz. İki-üç kuşaktır aynı yerde yaşayan pek azdır. Herkes bir yerden bir yere gelmiş. Kadınlar Anadolu’da yolculuk etmez sanıyoruz. Ya kız verme öte diyara; savaşlardan, zorlu koşullardan, zorunlu göçlerden kalan evlatlıklar? Şöyle bir son 300 yıl desek bence kadınlar, erkeklerden daha fazla yollarda görünüyor.

Bir de şu örneği paylaşmak istiyorum sizinle, ülke gerçeğimizi biraz da o yönden bakmak için. Hiç yerinden kalkmadan, hiç yer değiştirmeden 3 ülkede yaşamış olan bir insan sizce mümkün müdür? Osmanlı Devleti, Hatay Cumhuriyeti ve Türkiye Cumhuriyeti desem? Bir arkadaşım üzerinden öğrendim bu hikayeyi. 2000’lerdeydik ve anneannesini anlatıyordu. Bu kadın hiç yola çıkmadı belki, diyelim ki sokağa da çıkmadı. Onu ve bölgesini yönetenler açısından 3 kez yolu değişmiş.

***

Kısaca şöyle bir toparlayalım: Yol kelimesinin deyimlerine baktığımızda ilginç bir sonuçla karşılaşıyoruz: Türkçe konuşurun fikrinde somut bir yol var, fakat soyutlanınca varlığı ile yokluğu birbirine karışan bir yol ortaya çıkıyor. Yol hem var, hem yok. Soru şu: Türkçe konuşuru bu bulanıklığa belli bir ihtiyaç yüzünden mi sahip acaba? Yoksa gerçekten yol hem var hem yok mu soyut anlamda?

Zorunlu koşullar sebebiyle göç, zorla göç, zorla yerinden etme neden bugün bu kadar büyük bir sorun? Bunun neden bir yolu bulunamıyor, yoksa bulunmuyor mu? Dilsel açıdan bunu açıklamak mümkün mü? Bu anlam bulanıklığı acaba bu tür kilitlenmelere, durmalara, çözümsüzlüklere olanak mı tanıyor? Kendi yolunuzu kendiniz bulun denebilir mi bu kitlelere? Halbuki bugünkü sosyal devlet sistemlerinden önce bu, kısmen de olsa denebiliyordu. Çünkü o zamanlar toplumcu bakış açısı vardı. Acaba o dönemlerde yol ile ilgili deyimler, yine de bu kadar olumsuz anlam yüklü müydü? Bu yükler artıyor mu? Yoksa azalıyor mu? Maalesef bu verilere tarihsel sıralama ile ulaşamadığımız için yanıtsız bırakmak durumundayım. Cevapsız kalsa bile bu soruların düşünce üreten zihin ve bunu eyleme dökme bağlamında dikkate alınması gerektiği çok açık.

* * *

İnsanın yol ile ilgili deneyimleri bitmeyecek görünüyor. Dijital çağ dahi bunun önüne geçemeyecek. Bugün dijital göçebelik adı altında çeşitli işler yaparak yollarda yaşayan, ucuza yıllık tren biletleri alıp tren yolculuklarını kendilerine ev ya da yuva yapan insan sayısı gittikçe artıyor. Seyyah içerikleri üretmek için yollara çıkıp görüntüler paylaşanlar bir yandan, diğer yandan başka amaçlar için de yolculuklara dökülenler var. Dışarıdan hoş görünen bu seyyahların sağlık, güvenlik, refah, sınır aşımı, beslenme açısından yaşadıkları sorunlar az değil, ekranda hoş görünüyorlar çoğunlukla. Yollarda insan arasında karışıp yeniden yollara dökülme, hastalıkların yayılmasını da beraberinde getiriyor. Gezegende nüfus artıyor, yerleşebilecek alan sayısı azalıyor, daralıyor. Sonuçta seyir halindeki yaşam alanları artıyor; en moderninden en toplama biçimlisine kadar karavan modelleri her tür yola gidiyor. Dünya yüzünde çeşitli gerilimler artıyor, savaşlar çıkıyor; açlık, kuraklık, susuzluk ve felaketler insanın yer değiştirmesine hâlâ sebep oluyor. Bu nüfus artışıyla birlikte belki de sorunumuz yol değil yerleşiklik olacak. Sağlıksız, tehlikeli, sorun çıkaran sosyal problemler yerleşiklerin arasında çoğalacak. Yeni kanunlarla, yoldakiler için bir asayiş ve ulusal ya da uluslararası hukuk sistemi gelişecek. Aynı şekilde deniz yolculukları da ev olabilir artık. Kısa zamanda hayatımızın içine girmiş olacağını düşündüğüm ve havada yol almamızı sağlayan aygıtlarla havada yaşam bile belki söz konusu olacak. Bir de uzay var elbet. Mars’ta yaşam? Böyle bir yol girecek olağan yaşantımıza. Sanal yolculuklardan hiç bahsetmiyorum. Sanal ile gerçeğin birbirine karışması da an meselesi değil mi? Hele bir de insanın hikayeden yana olan güçlü eğilimi düşünüldüğünde? Sanki devletlerin hizmette de, bütçede de iflas edeceği vakitleri çağrıştırıyor bende. Başka sistemler mi gelişmeli?

Bakalım dil, bunları nasıl alacak? Nasıl evirecek? Yolun soyut tarafları, belki de bundan sonra yok olmaz bir şekilde hücrelerimize işleyecek.

Kısaca yollar bitmeyecek, yol da bitmeyecek! İster çizilmiş ve izlememiz gereken soyut veya somut yollar var olsun, biz yolları seçe duralım, ister bu somut veya soyut yolları bizzat çiziyor ve izliyor olalım yol bittiğinde yeni yollar çıkacak. Meşakkatli ilerleyiş, duruş ve gerileyiş ya da düşüşlerimiz devam edecek. Çünkü yol, varoluş ve hayattır.



* Heybe-Sosyal Hizmet ve Sosyal Politikalar Dergisi. Sayı 6, 2024 Kış, s.17-24.

** Serbest araştırmacı.

[1] Bunlar; yol kelimesinin anlamlarına ve bulgularıma dayanarak yaptığım bir sınıflama. Ancak “yeni çıktığım yol” tanımlamasına hepsi birden uydu. İlgililer, eşim Heykeltıraş Elbruz Denge’ye ait “Revisibility” adlı kültür-sanat projemizi takip edebilir.

[2] Bu bir sözlük yazım hatası değil. Bir sözlük herhangi bir ifadeyi dile almadan önce seçici kriterlere bakar. Bu kriterler yeterlilik vermezse o ifade o sözlükte yer almaz. (Gerçi burada Genel Türkçe Sözlüğümüzün bir hata yapıp yapmadığını söylemek de zor tabii. O tarafı değerlendirebilecek özel bir çalışma daha yapmak lazım. Ki bu da bizim konumuz değil. O yüzden bu verileri yeterli buldum).

[3] Burada dile yerleşme derken genel dil, bölgesel dil, yerel dil, hatta ilgili gruptaki dil -mesela sadece aile, sadece o grup doktor vb- gibi alt sınıflamaların da anlaşılması önemli. Bir deyim, üretildiği gruptan çıkıp daha da yayılabilir. Genel dile yayıldığı zaman da bir genel sözlüğe girme nişanını kazanır. Biz, hala her gün çok fazla sayıda deyim üretiyoruz. Bunlardan pek azı genel dile kadar yayılabiliyor. Sabun köpüğünden baloncuklar gibi bir süre kalıyor ve sonra yok oluyorlar. Peki bazı deyimler neden genel dile kadar yayılıp yüzlerce yıl kalıcı olabiliyor? Bunun da yazılarımda sıklıkla ifade ettiğim gibi ihtiyaçlarla ilgisi var. Toplum olarak o düşünsel ve duygusal etkiyi hep yaratmamız gerekiyorsa kalıcı deyimler üretebiliyoruz.

[4] Ancak geçen yüzyılın ortalarından beri fark edilen beden dili çalışmaları sonucunda kol kavuşturmanın “seni dinlemiyorum, ben kapalıyım, seni istemiyorum, git buradan” gibi anlamlara gelebileceği tespit edildi. Yüzlerce yıl öncesinden beri bir kadının bu gözlemi yapması ve buna göre böyle bir deyim geliştirmiş olması ihtimali de oldukça ilginç bu arada. 

[5] Buradaki hikaye kurgusaldır.

[6] Hatırlarsanız daha önce ki yazılarımda kelimenin, o dili konuşan toplumun ihtiyaçlarına (varsaydığı ihtiyaçları da olabilir elbet) göre oluştuğuna değinmiştim. Klasik örneğimizi hemen hatırlayalım: Türkler Orta Asya döneminde yaşamlarını at ve atçılık üzerine kurmuşlardır. Yiyecekten, içeceğe; savunmadan toplayıcılığa at hayatın temeli idi. Bu yüzden kalın bir kitap olabilecek kadar at ve atçılık terimi bulunuyordu. Bu açıklama, toplumun nesne, olay, kişi ve eylem adlandırması konusunda geçerli. İhtiyacı olmayan bir nesneyi niye adlandırsın ki!

 

[7] Beni, dil çalışmaları yaparken en çok heyecanlandıran ve kendimi dil çalışmalarıma adama sebebim budur zaten.

[8] Eski insan ile ilgilenen bilim dallarının tümü yavaş yavaş bu konuda hem fikir olmaya başlıyor. Bir soyutlama döneminden bahsediyorlar. Bazıları bunun alet edevat tasarımı ile birlikte gelişmeye başladığını ileri sürüyor. Herhangi bir işi kolaylaştıracak herhangi bir aletin tasarımı, yapılması değil, daha tasarımı, yani düşünce aşaması soyutlama becerisinin varlığını gerektirir. Doğrudur. Ben bu teorinin biraz zayıf kaldığını düşünenlerdenim. Bence insanın hikayeleştirme süreci, başka bir deyişle nereden geldik, başımıza neler gelecek düşünceleri çok daha öncesinden var olmalıydı.  Çok eskilere dayandığını düşündüğüm bu beceri, soyutlama yeteneğinin gelişmesine, sonuç olarak insanın alet edevat yapmasına neden olmuş olmalıydı. Yoksa bir karganın da çoktandır soyutlama becerisine sahip olması gerekirdi kanımca. Kısaca insanı var eden hikaye kurmaya dayalı heyecanıdır diyorum. Halen öyle değil mi? Gerçek, çok sıkıcı sanki. Bu da benim ispatlanmamış teorim olarak ortada dursun bakalım.

[9] Elbette ki kelimenin anlamını sözlük değil, bağlam belirler. Bu bağlamın dilsel bir bağlam olması da gerekmez. Bağlam dışında konuşan kişi ile dinleyen kişi arasındaki ilişki ve ortam, kişilerin algılama ve anlamlandırma süreçleri de ayrı bir öneme sahiptir. Buna da iletişimciler, iletişim kanalı adını vermiştir. Kanal ne kadar temiz olursa olsun, alıcı ve vericinin anlamlandırma koşulları ve düzeyleri de kelimenin anlamı üzerinde rol oynar.

[10] Diğer dilleri inceleyecek bir zamanım yok maalesef. O yüzden karşılaştırma yapamıyorum. Fakat şunu söyleyebilirim. Bu durumun diğer dilleri konuşan topluluklar için farklı olduğunu sanmıyorum. Çünkü hepsinin yol kelimesini bulması çok eski zamanlara rastlıyor, hepsinin soyutlama becerisi hemen hemen aynı zamanda gelişti, hepsi de alet edevat yapmaya hemen hemen aynı yerde ve aynı zamanda başladı.  O halde yol, beynelmilel bir şekilde beynelmilel bir anlam genişlemesine uğramış olmalı. Kısaca diğer dillerdeki durum da aynı. Herkesin bir yolu var ama kimsenin bir yolu yok sanki. (bkz. Dip not: XXXX)

[11] Dip not XXX ve dip not ZZZye göre kendi dilimizdeki bu karmaşanın, başka dillerde de olduğu varsayımı üzerine insan. Bu varsayım çökerse sadece Türkler dememiz gerekecek.

[12] Yollu ve yolsuz örneği benim çok dikkatimi çekti. İkisi de ahlak etkisine bağlı. Normalde -LI x -sIz eki bir şeyin varlığına ya da yokluğuna işaret eder. Şekerli ve şekersiz gibi. Bu grupta türetillmiş kelimeler arasında zıttı olmana bir dizi kelime de vardır. Mesela evli x bekar gibi. Evli kelimesinin zıttı evsiz değildir. Başlı başına bir kelimedir evli. Yollu ve yolsuz kelimeleri de aynı kategoride. Ama ilginç olan şu: her ikisinde de “yol” yok, birisinde (yollu) yol varmış gibi görünüyor ama yok, ama var. Diğerinde (yolsuz) ise yokmuş gibi görünüyor, ama var, ama yok. Bu gerçekten çok ilginç.

Aynı şekilde üretilen bir de “uykulu ve uykusuz” kelime ikilisi mevcut. Ancak bu ikili yine farklı. Ekler açısından baktığınız biri var diğeri yok derken, anlam ve bağlam olarak baktığınızda ikisi de bir uyuma gereksinimine işaret ediyor. Bunlar dışında ilginç zıtlıklara sahne olan başka -LI ve -sIz eki bilmiyorum ben. Yollu ve yolsuz çifti ise gerçekten hem anlam, hem yapı açısından en dışrak örnek olarak karşımıza çıkıyor. Türk algısı bu bulanıklığı neden yarattı acaba? Bir ahlak problemi mi yaşadı, yaşıyor? Yoksa halkın kafasını karıştırmak için özel bir yöntem midir bu? Söz konusu olan deyimsel bir ifade çünkü. Garip, gerçekten çok garip.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder