Ah, Şu Kayan
Zeminler!…
Deniz Kırımsoy DengeHeybe Dergisi, 2023/2, Nika:Ankara
Dergi konusu olarak tarafıma “zemin kayması” konusu
iletildiğinde bu kavramla geniş bir çerçeveye ulaşamayacağımı düşünmüştüm. Çalışmaya
başladıktan sonra dilediğim geniş çerçeveye ulaşmakla kalmadım, aynı zamanda çerçeveden
taştım. Öyle ki attığım her adımda, kitap bile olabilecek derinlikler çıktı
karşıma. Daldıkça yeni bir derinlikle karşılaştım. Yine sonsuzluğa giden bir yola
çıkmışım; istemesem de bir yerde noktalamak zorunda kaldım. Hakikaten şaşkınım
ve bunu, giriş paragrafımda sizinle paylaşmadan edemedim.
Bu çalışmamda size önce “İlk: Zemin Kayması” adını
taşıyan bölümde ifademizin ne demek olduğunu, neden ve nasıl ortaya çıktığını
sunacağım. Ardından “Zemin = Hayat”
başlıklı bölümde zemin kelimesine tek başına ele alacağız: Nasıl ortaya
çıktı, tarihsel açıdan hangi anlam yüklerini taşıdı, bugüne neler getirdi ya da
getiremedi gibi soruların yanıtlarını bulmaya çalışacağız. Akabindeki bölüm “Kimler
ya da Neler Kayar? Gerçekten mi?” adını taşıyor ve kaymak eylemini ele
alıyor. Bu kelimeye; hem kavramsal, hem tarihsel, hem sosyolojik hem de dilin
yapısal açılarından yaklaşmayı denedim. Ayrıca kayan ‘şey’lerin kayma biçimleri
gerçekle ilişkilendi bu kısımda. Bu ilişkilenme, yıllar önce biyoetik konusunda
bir sözlük çalışmamızı hatırlattı bana. Sözlükte geçen bir madde başı Yamaçtan
Aşağı Kayma Savı. Bu savı, ilgili başlığın altına katmak zorunda kaldım. Elde
ettiğim tüm verileri, deyimlerle birlikte bir arada değerlendirmeye çalıştığım
sonuç bölümüne ise “Son: Zemin Kayması” adını verdim.
İlk: Zemin Kayması
zemin kayması bir jeoloji ve geoteknik terimi imiş. Kısa bir video[1], bu
bilim alanlarında temel bilgiye sahip olmayanlar için çok açıklayıcı olabilir:
Oyuncak kum kovası su dolu. İçine deniz kumu dolduruluyor. Kova ağzına kadar
iyice kumla doldurulduktan sonra bir su görüntüsü kalmıyor. Zaten suyun bir
kısmı da akıp gidiyor. Kumun üzerine irice bir taş konuyor ve bir miktar oturtuluyor.
Sonra bir kenarından kovaya titreşim yayabilecek bir şekilde vuruluyor. O da
ne? Kovadaki kumun üzerindeki taş, yavaş yavaş batıyor ve görünmez hale geliyor.
Deney sonuçlarını yeryüzüne uyarlayalım:
Zemindeki toprak yapısı ‘dane’li, yani birbirine tutunamayan parçacıklardan
oluşmuş. Yeryüzeyine yakın bir su kaynağı, yeryüzü hareketiyle (deprem vb) sert
görünen üst yüzeyi yumuşacık bir hale getiriyor ve yüzeydeki her şey batıyor.
Terim olarak zemin kayması, yapılaşma/yapılaştırma
süreçlerinin en başında yapılan ‘zemin ve temel etüdü’ adı verilen çalışmada
değerlendirilmesi gereken bir bölüm. Yeraltı sularının derinliği, toprak
yapısındaki daneler inceleniyor, yapılaşmaya dair hazırlanan rapora ilgili
bilgiler ekleniyor. Rapora yansıyan ‘yapılaşamaz’ ibaresi, yapı yapılamayacağı
anlamına gelmiyor. Yapılabilir, ancak farklı mühendislikler gerekmektedir.
Sadece ihtiyatla tehlikeye dikkat çekiyor. zemin kayması olayına zemin
sıvılaşması da deniyor ve bazı durumlarda kilometreler boyunca bir akma hareketi
şeklinde devam edebiliyor. Ne yazık ki ülke olarak, özellikle de 6 Şubat
depremiyle birlikte bu jeolojik deneyimleri yaşadık, yaşamaya da devam
edeceğiz.
zemin kayması terimi, son birkaç yıldır[2] siyasal
konular başta olmak üzere sosyal içerikli konularda, hatta edebiyatta da
kullanılmaya başlamış. Bir siyasi partinin tabanını kaybetmeye başlaması ya da
ilkelerinden ve programından uzaklaşmaya başlaması da zemin(i) kaymak
olarak adlandırılmış. zeminini kaybetmek deyimi yerine kullanılmış
görünüyor. Benzer bir kullanımı, politika geliştiren bazı sivil örgütlerin ya
da hareketlerin dilinde de görebildim. Siyasi içerikli bir yazıda zemin
kayması bir gereklilik olarak ileri sürülmüş. Yazıdaki kasıt, bugüne kadar
milliyetçi ideolojiyle kurulan cümlelerin artık değişmesi gerektiği. Buradaki
kullanımı da aslında bir zemin kaymasından öte, siyasal ve toplumsal bir
dönüşüm ya da ilgili zemini yok etmek, o zemini ortadan
kaldırmak, yerine yeni bir zemin oluşturmak. Yine siyasal anlamda
bir yerden kayıp düşmek anlamıyla zemin kayması deyiminin
kullanıldığını gördüm. Bir başka gazetenin köşe yazısında ise, önce A
davranışını gösteren siyasi bir kitlenin, birden B davranışına geçmesi zemin
kayması olarak adlandırılmış. Aslında burada ani değişim kastediliyor.
Belki şaşırtıcı bir transformasyon diyebiliriz en fazla.
Genel dil kullanımında; zemin kaymak deyiminin, eğilimini
değiştirmek anlamına gelen birkaç kullanımına da rastladım. Bir de edebi
nitelikli birkaç yazıda yol değiştirmek, başka bir hayat biçimine karar
vermek anlamlarında kullanılmış.
Yaşadığımız 6 Şubat depremini yaratan fay ile “Türkiye’nin
zemini kaymış, koordinatları 3 metre değişmiş” de dendi. Aslında yanlış
bir kullanım olmuş ve ilgili bilim insanları bazı açıklamalarla düzeltmeye
çalışmış bunu[3].
Buna rağmen ülke koordinatlarının değişmesi anlamında bu ifade kullanıldı ve en
azından bir süre daha dilimizde kalacak görünüyor.
Kısaca zemin kayması; siyasal, sosyal ve edebi
dile girmeye çalışıyor. En azından son 5 yıldır kesin olarak bunu deniyor.
Dergimiz Heybe de hepimizin zihnen ve kalben takılı kaldığımız 6 Şubat depremi
gerekçesiyle Zemin Kayması başlıklı konuyu gündeme getirmeye karar
verdi. Bu gerçekten ilginç. Henüz zemin kayması sosyal bilim alanlarında
görülmezken dergimiz bunu kapak konusu yapmış. Bu rastlantı da şaşırtıcı.
zemin kayması terimi üzerinden bir deyim gelişiyor ve dilimize sızıyor görünüyor. Bu
deyimin karşılığında başka ifadelerin ya da deyimlerin bulunuyor olması da
ilginç. Bu noktayı, çalışmamın sonuç bölümünde ele almayı uygun görüyorum.
Zemin = Hayat
zemin Farsça kökenli bir kelime. Ancak bu dile girmeden önceki kaynak dildeki
(Hint Avrupa ana dilinde) anlamı toprak (ǵʰōm, ghδem-). Latince, Eski Yunanca ve Rusça ile de
bağlantılı bir gelişme sergilemiş ǵʰōm, ghδem-. Bu
kökten de Avesta diline ‘zam’ olarak, oradan Orta Farsçaya ‘zamīk’ veya ‘damīk’
olarak geçmiş. Biz de Farsçadan zemin şeklinde kendi dilimize almışız. Bunun
kanıtı da var: Türkçe bir kelime olarak zemin kelimesinin ilk kaydı, 1303
yılın ait Codex Comanicus adlı çalışmada Nişanyan tarafından tespit
edilmiş[4]. Bu
yıldan önce zemin kelimesini kullandık diyebiliriz. Ama tam olarak zemin
ne zaman dilimize girdi? Selçuklular zamanında mı, daha önce mi, sonra mı?
Kronolojik bir etimoloji sözlüğümüz olmadığı için buna da cevap veremiyoruz.
Peki, bu kelimeyi almadan önce hangi kelimeyi kullanıyorduk? toprak kelimesi
var tabii Türkçede, zemin anlamında kullanılmış mı? Sanmıyorum, öyle
görünmüyor. Peki, Türk algısında ve dilinde zemin kavramı yok muydu
hakikaten? Bugün ortada zemin anlamında bir kelimenin varlığını
göremiyor olmak, o kelimenin var olmadığını söylemek anlamına gelmez. Sadece erişilen
sözlüklerde, yazılı kaynaklarda bulunamadı demektir[5].
Yani Türklerin zemini yoktu demek kesinlikle doğru olmaz. Ancak görünüşe
göre Türklerin zemini vardı da diyemiyoruz.
Kelimemizin köküne bu şekilde baktıktan sonra bugün zemin
kelimesinin anlamlarına değinelim[6]:
1. Taban, döşeme, yer, toprak yüzeyi, yer yüzeyi 2. Yer, mahal, ortam 3. Konu, mesele, tema 4. Sözlü
veya yazılı bir metinde geliştirilen dayanak, esas, temel, varsayım, hipotez,
kuramsal çerçeve 5. Bir yüzeyin ana rengi (kumaş, halı, tablo vb.
üzerine desen gelmeden önceki tek renk) 6. (müz.) Güfteli bir eserin
başlangıcından itibaren ilk bölüm ve saz eserlerinin ilk hanesi 7. esk.
dünya, yeryüzü.
zemin kelimesi, toprak anlamından sonra bu kadar çok anlama ne zaman kavuşmuş?
Kelimenin ilk anlamları hangi eski dilde varlık kazanmış, bunlar nasıl
değişmiş? Hangi anlamlar, bizim dilimize nasıl geçmiş? Biz kendimizce başka anlamlar
da yaratıp bu kelimeye yüklemiş miyiz? Yoksa sadece kaynak anlamları mı
almışız?
Bu soruların tümüne çeşitli kısıtlılıklar nedeniyle cevap
vermek neredeyse imkansız. Ancak kelimenin bir tarihsel süreç içinde anlam
kazandığını, anlamın değiştiğini, daraldığını ya da yok olduğunu biliyor
olmamız bence önemlidir. Anlam oluşum sürecinde bir kelimenin önce ‘somut’ bir
anlama sahip olduğu, bu anlamın zamanla çeşitli sosyolojik nedenlerle ‘soyut’
anlamlara dönüştüğü ileri sürülür. zemin kelimesine bir de bu şekilde
bakmaya çalışalım ve bir mantık kurmayı deneyelim. toprak, muhtemelen
bitki yetiştirme ve ev kurma eylemleriyle “üzerinde durulan düzlem” (taban,
döşeme, yer, toprak yüzeyi, yer yüzeyi) anlamını kazandı. Buradan ilerleyen
aşamalarda, soyutlanma ile “yer, mahal, ortam” anlamlarını da kazandı. Soyutlama
devam etti; bir mahal ve bir ortam, yapılan bir konuşmanın ortamı oldu. Yani “konu,
mesele, tema” gibi anlamlar da kazandı. “yüzey rengi” anlamı bu genişlemeye katkı
sağlamış olabilir mi, bilmiyorum[7]. “dayanak”
anlamı ise bu son ikisinin varlığından sonra çıktı görünüyor: Mesela bir varsayım
ve bir kuramsal çerçeve olmadan, yani dayanak olmadan herhangi bir bilimsel
fikir üretilemez: zemin olmaksızın sav olmaz.
Bu tür mantık kurguları tatlı hikâyeler gibidir. Doğru
görünebilirler, ancak kanıta muhtaçtırlar. Bugünkü aklımızla, o günkü mantık
hakkında konuşurken tabiri caiz ise sadece atıp tutabiliriz[8].
Peki, bu neden bu kadar önemli? Neden bu anlamların
nereden, nasıl kazanıldığına, nasıl değiştiğine, niye değiştiğine bakmayı bu
kadar önemsiyorum? Kök anlam ve ilgili kelimeler ile neden bu kadar çok
uğraşıyorum? zeminin toprakla ilişkisi mesela ve bugün bu kadar
geniş bir anlam yüküne sahip olması, kelimeyi kullanma biçimlerimizde fark mı
yaratıyor? Kesinlikle evet. Sözlü ya da yazılı dilin, zihnimizde kayıtlı
verilerinin farkında olmak son derece önemli[9].
Eşdizim Sözlüğümüze[10]
göre zemin kelimesinin yanında ortaya çıkan diğer kelimelerin listesi şu
şekilde:
kaygan | buzlu | kaypak | taş | legal | müsait | çamurlu
| sağlam | ahşap | tırtıllı | elverişli | dümdüz | müşterek | toprak | ortak |
jeolojik | loş | anakronik | donuk | kırmızımtırak | betimsel | engebeli |
interaktif | kuru | dertli | muteber | verimli | balçıklı | kumlu | problemli |
Bu listeye baktığımızda dilimizde en çok gezinen zemin
türlerini de görmüş oluyoruz. Listede soyut ve somut kullanımların neredeyse
başa baş olması dikkat çekici. zemin’in, sözlük anlamlarında
geçiştirilmiş olan ‘dayanak, esas, öz, temel sav’ (özellikle legal zemin, müşterek/ortak
zemin olmak üzere sağlam zemin, elverişli zemin, problemli zemin örneklerinde
olduğu gibi) anlamları ise Eşdizim Sözlüğünün bu verileriyle belirgin bir
şekilde karşımıza çıkıyor.
Buraya kadar olan verilerimizle Türklerde zemin
ile toprak ilişkisinin, bir zamanlar varsa bile artık kopmuş olduğunu
söyleyebiliriz. Zemin, bizim için sadece üstünde durulabilen bir düzlük.
Düz derken, uygun bir açıdan bahsediyorum sadece, çünkü eğimli zemin ya
da engebeli zemin de var tabii.
Biz Türklerin ortak algısında zemin, ‘hayat’ ve ‘üretmek’le
bağlantılı değil görünüyor.
Kim ya da Ne Kayar? Gerçekten mi?
Gelelim zemin kayması ifadesindeki kaymak
eylemine. Eski Türkçe kelimelerimizden biri olduğunu ifade edelim önce. Şu
anlamlara geliyormuş bir zamanlar[11]:
1. kaymak, meyletmek, saygı göstermek, yönelmek; 2.
dönmek, arkaya bakmak, 3. dikkat etmek, karşılık vermek 4. bir şeye başvurmak,
baş eğmek 5. kabul etmek, desteklemek
Eylemin, bizim bugün bildiğimiz anlamı dışındaki
anlamları (dikkat etmek, saygı göstermek vb)
ne zaman kaybettiği bilinmiyor. “gözleri kaymak”, “bakışı kaymak”, “gönlü
kaymak” gibi deyimleri göz önüne aldığımız zaman ‘meyletmek, yönelmek ve dönmek’
anlamlarının izlerini halen görebiliyoruz. Nişanyan, bugünkü anlamını daha
sonra kazandığı ihtimalini not düşüyor, “ayağı dönmek” deyimi ile bağlantı
kuruyor[12].
Ben bu anlam genişlemesi olayında meyletmek anlamının daha etkili
olduğunu düşünüyorum. Bir meyil, bir eğim; kaymanın sebepleri arasındadır
kanımca. Ferit Devellioğlu Osmanlı Sözlüğü ise ilk anlam olarak “dünya,
yeryüzü” anlamını veriyor. “yüzey” “konu ve mesele” ve “dayanak” anlamlarının
ayrı maddeler halinde tanımlanmış.
Peki, bugünkü kaymak eyleminin anlamlarına bakalım[13]:
1. Bir zeminde, olabildiğince sürtünmesiz, ancak zeminle
temas kesilmeden hareket etmek. (Buzda kaymak) 2. Ayak veya ayakkabı tabanının
zemine tutunamaması sonucu dengesini kaybederek düşmek ya da düşer gibi olmak
(Banyoda kayıp bileğini burktu). 3. Kayak, paten vb. araçlarla hareket etmek
(Hafta sonu Uludağ’da kaydık). 4. Zemin altı yapının değişmesi ile zeminin
hareket etmesi (toprak kayması, toprak çökmesi, zemin sıvılaşması). 5. (mec.) İnancı,
düşüncesi, görüşü, bakışı değişmek (karşıt siyasi partinin görüşüne kaymak,
sefahate kaymak) 6. Olumsuz addedilen herhangi bir şeye karşı kontrolünü
kaybetmek (evli kadına/erkeğe kaymak, maddeyi bırakmış bağımlının yeniden
maddeye dönüşü vb.)
Bu anlamlara baktığım zaman kaymak eyleminin
yapısından dolayı ilginç bir olguyla karşılaştığımı düşünüyorum. kaymak,
dilbilgisinde geçişsiz olarak adlandırılan bir eylemdir[14].
Fakat ona rağmen iki anlamı var: Bir şey kendiliğinden (“Toprak kaydı”) kayabilir
ya da bir kişi ya da şey, bir şeyin üzerinde (“Dağda kızakla kaydık”) ya da üzerinden
(“Araba yokuştan kaydı”) kayabilir. Dikkatimi çeken şu oldu: Kendiliğinden
kaydığını varsaydığımız şey, mutlaka bir sebep sonucu kayıyor. Mesela aşırı
yağmur, ağaçsızlık, yumuşak zemin gibi sebeplerle toprak kayabilir. Aynı
şekilde zemin kaymak ifadesine baktığımızda, ilgili sebeplerin insan
kaynaklı olabileceğini düşündürttü bana.Araba kayarsa bu arabanın suçu,
arabanın sorumluluğu değildir. Araba buzlu yolda kayarsa bu yine buzun suçu ya
da sorumluluğu değildir. Neden bu kadar mantıksız içerikli cümleler kurduğumu düşünebilirsiniz.
Bunun sebebini anlatmak için bir paragrafla kaymak konusunun dışına
çıkmam gerekecek.
Diller; sadece kelimelere değil, dil yapılarıyla da toplumsal
niteliklerini yansıtır. Türkçede, toplumumuzun sorumluluk algısına dair bazı
yapılar bulunuyor. Örneğin –mış yapısı: “Ayşe erken çıkmış” gibi bir cümlede
–mış yapısı, sadece bunu birinden duyduğum ve başkasına aktardığım için var: “X
kişi söyledi, ben de sana iletiyorum, gerçeği bilen ben değilim” mesajı
veriliyor. “Küçükken çok şarkı söylermişim” gibi bir cümleyi de alalım: “Annem
anlattı, ben de sana böyle aktarıyorum, çünkü hatırlamıyorum. Gerçeği bilen ben
değilim”. Son olarak da şu cümle olsun: “Dün çok içmişim”. “Gerçeği bilen ben
değilim”. Öyle mi? Şişenin başına oturduğumu gayet iyi biliyorum, içmeye
başladığımı da. Kimse bana bunu zorla, hafızamı silerek yaptırmadı. Belki arada
bir kopukluk, hatırlamadığım bir dizi olay var. Kesinlikle hatırlıyorum ve
kesinlikle bu, başkasından aldığım bir bilgi değil. “Gerçeği bilen benim”[15]. O
halde niye kendi sorumluluğumu yok sayıyorum? “Ne yaptım ben!? Çok içtim!”
diyemiyorum. Üç cümle örneğimiz arasında ilk ikisi, “aktarılan ve varsayılan
bir gerçeklik” vurgusunu dile getirirken ve bu bakımdan, değerli bir içeriği
ifade ederken, sonuncu örneğimiz, kişisel sorumluluktan kaçmayı sağlıyor.
Bunu zemin, kaymak ve “insanın sorumluğu”
arasındaki ilişkiye bağlayalım şimdi: Yapılaşmanın bulunduğu bir yerde “Zemin
kaydı” dersek, sorumluluk zeminin olur. Halbuki bu doğru değildir. Burada
yapılaşmayı sağlayan insanın sorumluluğu çok açık, çünkü yapılaşmayı sağlayan
insan. O halde “Zemin kaydı” denemez, “Zemin kaydırıldı” denmesi gerekir. Çünkü
zeminin kaymasına sebebiyet verilmiştir.
Başka bir örnek daha verelim. “Dikkat, kaygan[16]
zemin!” ifadesi. Bu ifadede de ‘kayan’ bir zemin yoktur. Bu zemini yaptıran
şahıs, ıslandığında kaygan hale gelebilen bir malzeme seçmiştir. Bu malzemeyi
de girişe ya da tuvalete yakın yerde kullanmıştır, burası sık sık ıslanan bir
zemindir. Bu durumda burada hakikaten zemin mi kaygandır? Yoksa bu malzemeyi
seçip de yaptıran kişinin “Kaymamıza
sebep olduğu, bizi kaydırdığı zemin midir? “Dikkat! Sizi kaydırdığım zemin” levhası
koyamaz tabii kimse; kaygan zemin der, sorumluluğu zemine, yani
kendisi dışındaki bir nesneye atmış olur böylelikle.
Aslında insan olarak bizim elimizin bulaştığı yerde “zemini
biz kaydırıyoruz[17]”!...
zemin kelimesinin köklerine, kök anlamlarına ve anlamlarına yine bir gönderme yaparak,
aslında neleri kaydırdığımıza daha yakından bakalım: Hayatımızı soyut ya da
somut anlamda kuracağımız zeminleri incelemiyor, bunların kaldırabileceği
yüklerin ağırlığını tartmıyor, gereken sağlamlıkla temeller atmıyoruz. Dayanaksız,
esassız, özsüz konuşuyor; böyle yazıyor, düşünüyor ve tartışıyoruz. Söz de,
yazı da uçuyor. Kim ne anlamak isterse[18]
onu alıp kendine göre eğip büküyor. Büyük yanlışlar en doğrular haline geliyor,
tartışmalar büyüyor, kavgalar çıkıyor. Ama kayan hep zemin! O kayıyor…
Bizim hiç sorumluğumuz yok, öyle mi?
Maalesef sonuçlar bu kadarla da bitmiyor… Hem soyut, hem
somut alanda sorumluluklarımızı yerine getirmediğimiz için olagelenler, bir
sonraki aşamada olageleceklerin sebebini teşkil ediyor. Çünkü bildiğimiz gibi
her sonuç, yeni bir sebep ya da çeşitli sebeplerdir.
* * *
6 Şubat’la birlikte biz, insanlık olarak da bir kayma
yaşadık aslında. Hem de yokuştan, rampadan, yamaçtan aşağı bir kayma. Kanımca
halen kaymaya, hatta neredeyse yuvarlanarak dangur dungur düşmeye devam
ediyoruz.
Bu noktada biyoetik alanında çok önemli bir analiz
yönteminden bahsetmek istiyorum: Yamaç Aşağı Kayma Savı (slippery slope argument).
Bu savın tanımları hakkında halen çok fazla tartışma var. Konumuz bu
tartışmalar olmadığı için Türkiye’de bu konunun duayeni olan Dr. Yasemin
Yalım’ın bir makalesine[19] ve
ekip çalışması içinde benim de yazarları arasında bulunma onurunu ve hazzını
yaşadığım Biyoetik Terimleri Sözlüğü[20]
çalışmasına atıfta bulunarak temel tanıma sığınacağım:
“(…) ilk adım olan A adımı atılırsa, onu bir diğeri olan
ve istenmeyen bir durumu tanımlayan B adımı takip edecektir, ki B adımı etik
olarak kabul edilemezdir. Bu nedenle A adımının atılmaması gerekir”.
Bu tanımı itibarıyla Yamaç Aşağı Kayma Savı (YAKA), ilk
bakışta basit bir sebep-sonuç analizi gibi görünebilir. Ancak buradaki hedef
olumsuz sonuçları, bu sonuçların doğuracağı diğer sonuçları vb. bir araya
getirmek değildir. Atılacak olan A adımının, tıpkı bir yamacın, yokuşun
zirvesinden (sıfır noktası olarak adlandırılır) inerken, birden bire kontrolsüz
bir şekilde yuvarlanmanın, sürüklenmenin ya da kaymanın (başka bir deyişle etik
açıdan, ahlâken değer yitimine doğru gitmenin) önüne geçmek, yani A adımından
vazgeçmektir. Böyle bir analizle asıl elde edilen sonuç “kabul edilemez etik
sorun”ların tespitidir. Bu nedenle, her ne kadar tıp dünyasında oluştu ise de
bugün etiğin her alanında kullanılan bir yöntem haline gelen YAKA, etik bir
ikilem söz konusu olduğunda vazgeçilmez bir analiz aracı olmuştur. Bu sav
olmadan olmaz. Çünkü günümüzde çevre, doğa, dünya, gezegen, uzay bir yandan
kadın, toplumsal cinsiyet, çocuk, genç, yaşlı diğer
yandan; çeşitli temel yaşam hakları ve sair haklar derken vereceğimiz her
kararın kabul edilebilir ve kabul edilemez etik sonuçları söz konusu.
Etik açıdan “kabul
edilemez B, C, D ve n” kurgusuna göre (ihtiyat) A adımını atmak sakıncalı
değil ise B, C, D ve n kurgusu hayata geçirilir demiştik. Artık, sebep sonuç
analizine geçilebilir. Adımın yaratacağı çok faktörlü sonuçlar analiz edilir. Risk
analizlerine göre önlemler alınır, risklerin gerçekleşmesi durumu için tedbirler
geliştirilir, uygulanır. Bütün bunlar özen ve dikkat gerektirir.
Buradaki italik terimlerin hepsi birden sorumluluk kavramının
altındadır.
---
Son: Zemin Kayması
Buraya kadar topladığımız bütün dilsel ve kavramsal verilerimizi
toparlamaya çalışalım: zemin kelimesini incelerken Türkiye Türklerinin
kelimeyi alırken ya da aldıktan sonra kelimemizin toprak > hayat,
dolayısıyla da esas ile olan bağlantısının koptuğuna dikkat çekmiştim. zemin,
sözlükte geçen ilk anlamı bağlamında Türkiye Türkleri tarafından “insan eliyle
yapılan, üzerinde durulan ya da üzerine bir şey konan düzlük, yer” olarak algılanıyor[21]. Buradan
soyut anlamlara geçerken de esas ile bağlantısı kopmuş görünüyor. Bu
kopukluğun, somut veya soyut bir zemin oluştururken ya da böyle bir zeminde
bulunurken yaşadığımız düşünsel zaafların sebebi olup olmadığını tartışabiliriz.
Burada sözlüklerde yer verilmeyen “esas,
varsayım, hipotez, kuramsal çerçeve” anlamının sadece “dayanak” ile
geçiştirilmesini de hatırlayalım. zemin kelimesinin en önemli soyut
anlamı, genel dil sözlüğümüzde geçiştirilmişse, soyut anlamlardaki zemin
nasıl önemsenebilir? Öyle ya, dil ve zihin ilişkisi çok girift
demiştik. Zihnimizde kayıtlı böyle bir önem yoksa o önem de yoktur diyebilir
miyiz?[22]
Ardından kaymak eylemine odaklandık. zemin
kaymak ifadesine geldiğimizde bazı nesne ve kişilerinin kendi kendine
kayabildiğine, ancak insan eliyle yapılmış bir ortamda kişi ve nesnelerin
aslında kaymadığını, kaydırıldığını vurguladık. “Kaygan zemin olmaz, kaydıran
zemin olur” diyerek bu tür ortamlarda insan sorumluluğunun dilsel araçlarla
gizlendiğini, bu sorumluluktan kaçıldığını vurguladık.
zemin kayması deyimine baktığımızda ise şunlar karşımıza çıktı: terimsel kullanımı
dışında sosyal ve siyasi dilde de kullanılmaya başlandığını gördük. İlginç olan şu ki aslında bu deyim yerine
farklı deyimler bulunduğuna, hatta aslında bu farklı deyimlerinin
kullanılmasının çok daha yerinde olduğunu düşündük. Bu olağandışı dilsel bir
olay. Zaten mevcut olan bazı karşılıklara rağmen neden bunlara bir tane daha
ekleniyor? Dil olağan koşullarda bunu kabul etmez. Tek bir kavrama tek bir
karşılık der. İki tane varsa mutlaka aralarında bir fark vardır. Yeni bir anlam
farkı mı ekleniyor dilimize? Yoksa, ilgili konuda bir düşünsel dağılmaya mı yaşıyoruz? Kısa bir zaman diliminde geçerli olan nice ifade,
sabun köpüğü gibi bir var oluyor, bir yok oluyor. zemin kaymak deyimi, olağan
genel dilde bir sabun köpüğü olabilir mi?
Hangi deyimler karşılığında kullanıldığını tespit
etmiştik yukarıda? Bir hatırlayalım: zemin kaybetmek, dönüşüm, transformasyon,
değişim, zemin yok etmek, zemini ortadan kaldırmak, başka
bir yol seçmek, hayat biçimini değiştirmek, odağı (temeli)
kaçırmak. Siyasi partiler için ise taban kaybetmek; ilke ve
programından uzaklaşmak veya bunlardan kayarak düşmek.
dönüşüm, olumlu sonuçlar doğuran değişimlerdir. transformasyon teknik bir dönüşüm
işaret eder, yansız bir anlam içeriği vardır. değişim; her tür sonucu doğurabilmesine
karşın yine de arzulanan ve yokluğu asla reddedilmeyen bir olgudur[23]. hayat
biçimini değiştirmek genellikle kişinin kendi kararıdır ve kendinden
memnuniyetini arttırır, sonuçlar onun için iyi olur. Odak kaybetmek
konusunda emin olamadım. Bir kavga da çıkabilir, toplantıya ara da verilebilir.
Bu hem olumlu hem de olumsuz sonuçlar (ki bu olumsuzlar, olumluya da dönebilir)
doğurabilir. Bir zeminin yok olmasının, yok edilmesinin sonuçları
kötü olabilmekle birlikte, bazen gerekli ve çok olumlu da olabilir. Siyasi
partilerin tabanlarını kaybetmesi, programlarından uzaklaşmaları
ya da buralardan kayarak düşmeleri ise “işte siyaset, işte hayat”
bağlamı içinde olağan ve olumlu da görülebilir, olumsuz da görülebilir. Derlersek
genellikle olumlu sonuçlar, bazen olumsuz sonuçlar bazen de yansız sonuçlar
görüyoruz, olumsuz olanların bir kısmı olumlu sonuçların sebebini teşkil
edebiliyor. Ama gerçek şu ki bunların arasından hiç biri kitlesel ölümlere,
büyük acılara, korkunç boyutlu sebep-sonuç ilişkilerine, tahayyül edilemeyecek
vakit ve nakit harcamalarına sebep olmayacak. Halbuki zemin kaymasının sonuçları
öyle değil. Ucunda, somut anlamda da soyut anlamda da kitlesel ölümler, büyük
acılar, korkunç boyutlu sebep-sonuç ilişkileri, tahayyül edilemeyecek vakit ve
nakitler var, ayrıca bir de devasa bir belirsizlik. Özellikle son zamanlarda bu
deyimin özellikle siyasette kullanımının artmasını dilsel ve toplumdilbilimsel
olarak buna bağlayacağım: Üzerinde ülkece (hem kişi hem de inşai yapı hem de
sosyal, siyasi ve ekonomik yapı bakımından) durduğumuz zemini artık sağlam
hissetmiyoruz. Toplum olarak varsayımsal, zimnî ve 100. yılına giren bir
ortaklık anlaşmasıyla somut ve soyut anlamdaki toprağımız, zeminimiz bize
güvensiz geliyor ve çok korkuyoruz. Bu yüzden zemini kaybı, değişim,
dönüşüm, odak kaybetme, taban kaybetme, programdan uzaklaşma, kayıp düşme gibi
ifadelerin yerine zeminin kayması ifadesini daha doğru buluyoruz. Bence zemin
kaymak deyimi, yeni bir anlam yüküyle sahneye çıktı ve artık yayılacak
görünüyor.
YAKA Savını yeniden anarak ihtiyat, önlem
ve tedbir, dikkat ve özen terimlerinin altını çizmek de
isterim. Yazım çok uzadığı için bu kelimelerin ayrıntılarına umarım başka bir
vesile ile gelecekte gireceğim. Ancak yakın anlamlı (daha doğrusu biri Arapça,
biri Öztürkçe diye) bildiğimiz önlem ve tedbir kelimelerini ısrarla
vurgulayacağım: tedbir kelimesini Arapçadan aldık ve kökünde bulunan dbr,
‘arka, art’ anlamına geliyor. önlem kelimesi ise açık: ön. Bir
adımı planlarken öncesinden ve arkasından olabilecekler konusunda girişilen her
eylem birbirinden farklı planlanır. Bildiğim kadarıyla sosyal hizmetlerde
“önleyici ve koruyucu tedbirler” denerek bu fark vurgulanıyor. Ancak tedbir
her halükarda zihinsel dilde arka, art ile bağlantılı kaldığı için teoride ve
pratikte bunun sorunlar doğurduğunu düşünüyorum. Başka bir deyişle Türkiye Türkleri olarak
algımızda bu ayrım yok görünüyor. Her
iki kelime eşanlamıymış, biri diğer yerine kullanılırmış gibi görüyoruz. Hatta
“Tedbir deme o Türkçe değil, önlem yaz sen” ya da tam tersi “Arapçasını
kullan, Arapçasını” diye ideolojik temellerle birbirimize telkinlerde
bulunuyoruz[24].
Düşüncelerimizi şekillendiren bizi var eden ve önümüze hazineler sergileyen
kavramlardan vazgeçemeyiz: önlemsiz ve tedbirsiz bir plan olmaz!
Bu terimsel karmaşaya bir son vermek gerekiyor görünüyor.
Yine yukarıda YAKA savından sonra; ihtiyat, önlem
ve tedbir, dikkat ve özen kavramlarının tümü de sorumluluk
kavramını oluşturur cümlesiyle de dilsel bir toplama işlemi gerçekleştirmiştim.
sorumluluk kelimesinde ‘sor-’ kökünün olduğunu biliyoruz. Bu kelime bir
Dil Devrimi kelimesi. Ondan önce Arapçadan aldığımız mesuliyet vardı. Kelimenin
kökü sual, yani soru. Demek ki neredeyse ezelden beri sorumluluk
kavramında soruyu esas tutmuş bizim algımız[25]: soru
üreten ve soru soran. Bunu da çok yakından hatırlamalı, her attığımız
adımda soru üretmeyi ve cevap bulmayı; soru sormayı ve cevap almayı ilke
görmeliyiz. Garip bir şekilde ülkemizde sorumluluk almak, imtiyazlı/güçlü
olmak, saygı görmek, baş üstünde taşınmak gibi pek çok başka ve sorumlulukla ilgisiz
tutuma işaret ediyor. Sorumluluk alan kişi ve kurumların, cevap üreten ve cevap
vermekle de yükümlü olduklarını hatırlamak ve hatırlatmak gerekiyor.
Ezcümle:
Bir şehir, bina, tren yolu, baraj yapılaşmasında zaten
önce bir zemin bulmalı, olmadı o zemini yaratmalı, olmadı zemini
sağlamlaştırmalı. Bir siyasi parti kendine bu zemini yaratmak ve
üzerine hayatı inşa etmek zorundadır. Bir sosyal hareket de aynı şekilde. Hepimiz birbirimize bir zemin sağlamak,
zemin vermek, zemin sunmak, zemin oluşturmak, zemin hazırlamak,
zemin açmak, zemin kurmak, zemin yaratmak zorundayız. Başkaları
da o zemine ulaşabilsin diye yaparız bunu, başkalarına zemin tanırız.
Böylelikle onlar bir zemin bulur, bir zemin kazanır, bir zemin
elde ederler. Bazen bu buluşma
çatışmalı geçebilir. O zaman başka bir ortak zemin ararız, yeni bir zemin
yakalarız, ortak bir zemini şekillendirmeye çalışırız, bazen de kendiliğinden
o zemin doğar, bir zemin ortaya çıkıverir. Aramıza katılanlara zemini
bıraktığımız da olur. Böylelikle onlara zemin tanımış, zemini şekillendirme
fırsatı tanımış oluruz. Evet, ara ara zemin kayar, zemin sarsılır
ya da zemin kaybolur. Hatalarımız, sorumsuzluklarımız yüzünden zemini
sarsan, zemini bozan, zemini kaybeden biz de olabiliriz. Bunlar,
bir yandan da daha iyi bir zemin yaratma fırsatı olarak görülmelidir.
Belki de böyle bir durumda sadece yeniden zemini şekillendirmek, yeni
bir zemin bulmak gerekecektir. Çünkü ezelden beri her şey hep zemine
zamana uygun olmuştur.
Görüldüğü gibi içinde zemin kelimesinin geçtiği deyimlere
odaklandığımızda zeminin toprakla, dolayısıyla hayatla olan tüm
bağlantısı gün yüzüne çıkıyor: zeminsiz hayat olmaz. Zeminin toprak ve
hayatla bağlantısını yeniden kurmalıyız.
Dilerim ki jeolojik zemin kaymaları bundan sonra gündem
olmaktan çıksın, soyut anlamda ise sadece yeni, etkili, verimli çareler bulmak
için kalsınlar. kaydıran zeminler bizim için tehlike dolu olmaktan
çıksın, sağlam zeminler kurmamızın sadece vesilesi olsunlar. Dehşet veren
kayıplar yerine verimli, etkili çıktılarla yolumuza devam edelim. Bu “Son: Zemin Kayması”, zemin kaymalarının
sonu olsun.
[1]
Zemin kayması terimini; kova, su, kum ve taş deneyiyle anlatan video için
bkz. https://youtu.be/rKtBPtqiKzg
[2] Tarama aralığı 1990-2013 yılları arasında
olan Türkçe Ulusal Derlemi çalışmasına göre siyasal ve sosyal anlamda zemin
kayması ifadesi hiç de yaygın bir kullanıma sahip değil. Onun yerine zemin
kaybolması, kaybedilmesi, sarsılması, bozulması vb. bulunuyor (Türkçe Ulusal
Derlemi. www.v3.tnc.org.tr , [alıntı tarihi 2023]). Bu nedenle zemin
kaymak deyiminin çeşitli versiyonlarıyla (mesela zemini kaydı, zeminlerimiz
kayıyor gibi) basit bir Google taraması yaptım. Google akademik makalelerde
jeolojik ya da geoteknik terim olarak kullanmış, Google haberler kategorisinde
de sıklıkla terim olarak geçiyor. Bu verilere göre ancak son yıllardan beri zemin
kayması ifadesinin siyasal ve sosyal alanda kullanılmaya başladığını ileri
sürebiliyorum. Bu savın başka kanıta da ihtiyacı olabilir.
TUD hk. bkz. Aksan,
Y. et al. (2012). Construction of the Turkish National Corpus (TNC).
In Proceedings of the Eight International Conference on Language Resources and
Evaluation (LREC 2012). İstanbul. Turkiye. http://www.lrec-conf.org/proceedings/lrec2012/papers.html .
[3] İlgili bilim insanlarının bu yanlış anlama
karşısında yaptıkları açıklama için bkz. https://teyit.org/analiz/6-subat-depremlerinden-sonra-turkiyenin-uc-metre-kaydigi-iddiasi
[4] Nişanyan, S. Çağdaş Türkçenin Etimolojisi.
https://www.nisanyansozluk.com/ [alıntı tarihi 2023].
[5] Bu noktada bana bir zemin sağlayan olursa
çok sevinirim. Taramalarımı sadece üç sözlükte gerçekleştirebildim. O da
oldukça zor oldu. Çünkü benzer kelimelerin peşine düşerek madde madde aramaya
çalıştım. Yer, toprak, durmak, kalmak vb. Bir de hızlı bir Türkoloji taraması
yaptım ama zemin hakkında ya da benzer içerikli bir çalışmaya rastlayamadım.
Bayat, Fuzuli. 2008. Orta Türkçe Sözlük (11-16.yy). Ötüken:
İstanbul
Bayat, Fuzuli; & Minara
Aliyeva Çınar. 2008 Eski Türkçe Sözlük.
Ötüken:İstanbul
Kanar, Mehmet. 2018. Eski Anadolu Türkçesi. 2. bas.
Say:İstanbul
[6] Tek tek sözlüklere baktığımda bazı
eksiklikler gördüm. Bunun üzerine derleme bir tanım yapmaya karar verdim: Bu
tanımı yapabilmek için şu kaynakları kullandım:
Ayverdi, İlhan. 2020. Misalli Büyük Türkçe Sözlük.
Kubbealtı:İstanbul
Türkçe Genel Sözlük ve diğer sözlükler. www.tdk.gov.tr [alıntı tarihi 2023]
Yurtbaşı, Metin, 1996. Eş ve Karşıt Anlamlılar Sözlüğü. MEM
Ofset:Ankara
Devellioğlu, Ferit. 2000. Osmanlıca-Türkçe
Ansiklopedik Lûgat. 17. Bas. Ankara-Aydın.
[7] Bence zemin kelimesinin “yüzey rengi”
anlamı, anlam kazanma sürecinde diğer soyutlamalardan daha önceye
tarihlendirilebilir (çömlek yapımı ve çömlek desenleme gerekçesiyle).
Çömleklerin üzerine vurulan boyanın aynı sonucu vermesi için tahminimce hep
aynı zemin renginde olması gerekiyordu. Başka bir deyişle nesnenin zemini,
üzerine gelenin verimi açısından önemli.
[8] Madem atıp tutuyorum, niye bunu makaleme
yazıyorum? Anlam genişlemesi daralması, değişmesi gibi olaylara çeşitli
toplumsal ihtiyaçların ve yaşam biçimlerinin sebep olduğunu ve bunları anlamak
gerektiğine dair biraz olsun dikkat çekebilmek için. Evet, yarattığım
hikâyeler, hakikaten hikâye olabilir, ama yöntem aslında budur: Çok yönlü bir
araştırma (“dilbilimin ve çeşitli alt dalları ve Türkoloji verileri” ile
“tarih, arkeoloji, antropoloji, dinler tarihi vb” bilim dalları bir araya
getirilir), bol arkeolojik kanıt (çanak, çömlek, eşya, mezar, heykel vb) ve
edebi (çoğunlukla dinî) eski yazılı ya da sözlü metin incelenir, araştırılır.
Bu bilim dalına arkeolojik dilbilim, antropolojik dilbilim gibi adlar veriliyor
bugün. Başka bir deyişle, tarih biliminin de esas aldığı yöntem ve tekniklerle
gerçekleşir bu çalışma: Olabildiğince kanıt bulunur, sonra mantıklı bir hikâye
yazılır.
Bu çalışmam için kanıt bulmam güç. Çünkü o
kelimenin çeşitli dönemlerdeki yazılı kaynaklarda nasıl kullanıldığı, o anlam
değişimine nasıl uğradığını saptamak,
Belki de 200 kadar kaynağı, o kelimeyi bulmak için taramak demek. İlk
dönemlere ait Türkçe orijinal yazılı kaynak bulmak gökkuşağının altından geçmek
gibi. Orta Çince, Orta Rusça, Orta Bulgarca ve diğer kaynaklar bulunsa da dar
anlamda bilgi demek (Çünkü kendi tarihlerinin odağında yazılmış belgeler
bunlar). Bir şeyler bulduk, kenara koyduk diyelim, Osmanlı dönemi el yazmaları
üzerinde çalışmak da var. Bu da kaynağı bulmak ve o el yazılarının her birini,
metni hızlı bir şekilde tarayabilecek kadar okuma becerisini geliştirmek, sonra
taramaları yapmak demek. Matbu eserler bir nebze daha kolay ama yine de zor.
Sonra da dil devriminden bu yana basılı olan Latin alfabesi ile yazılmış
kaynakları taramak gerekecek. Tüm verileri işleme ve buna dayalı kategoriler
çıkarmak işin en kolay tarafı gibi görünüyor. Hepsi de tek bir kelime için.
Olanaklar ve ömürler sanırım şimdilik yetmez. Bu verilerin yapay zekâ ile
hızlıca bir araya getirilebileceği günlere diyelim.
[9] Zihnimizdeki dil, sözlü ya da yazılı
olarak kullandığımız dile oranla çok daha geniştir. Beyin hücrelerine tek tek,
minik minik yerleşen çeşitli dilsel öğeler, girift ve çeşitli şekillerde
ağcıklar oluşturmakta. Bu ağlar tek başlarına duran, birbirlerinden bağımsız
ağlar değil, hepsi iç içe. Okurken, konuşurken, dokunurken, koku alırken; hatta
korkarken, üzülürken dahi bu ağlara bilgicikler eklemeye devam ediyoruz. Zihnimizi;
tarihsel, sosyolojik, psikolojik verilerle tıpkı bir bilgisayar gibi durmadan
yüklüyoruz. Düşünme dediğimiz karmaşık süreç işte bu ağlar sayesinde
gerçekleşiyor. Bunların içeriye, beynimize girmesini sağlayan ise “ses
bileşkeleri ve bunların dizilimleri”, yani kelimeler ve cümleler. Bütün sorun
çözme becerilerimiz, iş yapabilirliğimiz, yaratıcılığımız, buluş ve keşif
becerilerimiz, şiirimiz, sanatımız bu kelimeler sayesinde. Hal böyleyse, bir
kelime ya da bir dilsel yapı aracılığıyla zihnimize neler bulunduğunun farkında
olmak önemli bir zihinsel kapasite artışına ve dilsel, dolayısıyla da düşünsel
açılıma, özgürlüğe neden olur.
[10] Türkçenin Eşdizim Sözlüğü. http://turkcederlem.mersin.edu.tr/esdizim [alıntı tarihi
2023]
[11] Eylemin Eski Türkçe hallerine aşağıdaki
sözlüklerden ulaştım
Ayverdi, İlhan. 2020. Misalli
Büyük Türkçe Sözlük. Kubbealtı:İstanbul
Bayat, Fuzuli; & Minara
Aliyeva Çınar. 2008 Eski Türkçe Sözlük.
Ötüken:İstanbul
Devellioğlu, Ferit. 2000.
Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lûgat. Aydın: Ankara
Tuncer Gülensoy’un sözlük çalışması
Türkçe sözlüklerin kökenbilgisini veriyor olmasına karşın kaymak eylemine yer
vermemiş. Gözden kaçmış olmalı (Gülensoy, Tuncer. 2007. Türkiye Türkçesindeki Türkçe Sözcüklerin Kökenbilgisi Sözlüğü. TDK:
Ankara). İleriki gözden geçirilmiş, genişletilmiş ya da yeni baskı
çalışmalarına not düşmüş olayım.
[12] Nişanyan, S. Çağdaş Türkçenin Etimolojisi.
https://www.nisanyansozluk.com/ [alıntı tarihi 2023].
[13] Sözlüklerimiz yine yetersiz kaldı.
Taramalarımla oluşturduğum kendi tanımlamamdır. TDK sözlüğünde “kurtulmak”
tamımlaması da yapılmış ayrı bir maddede. Şüphe üzerine yaptığım taramada bu
anlama rastlayamadım. Bir dizgi hatası olmalı. Aşağıda adı geçen sözlüklerden
ve dildeki kullanım biçimlerinden elde ettiğim taramalar sonucunda bir araya
getirmeye çalıştığım bir tanımdır:
Ayverdi, İlhan. 2020. Misalli Büyük Türkçe Sözlük.
Kubbealtı:İstanbul
Türkçe Genel Sözlük ve diğer sözlükler. www.tdk.gov.tr [alıntı tarihi 2023]
Devellioğlu, Ferit. 2000. Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik
Lûgat. Aydın: Ankara
[14] Her dilde fiiller ikiye ayrılır: Bazılarının
yanında mutlaka başka bir dilsel yapı olmalıdır, bazıları da hiçbir şeye
ihtiyaç duymaz. Mesela ortada hiçbir şey yokken “Bildim”, “İçtim”, “Okudum”
derseniz karşı taraf şaşırır, “Neyi?” diye sorma ihtiyacı duyar. Aynı şekilde
ortada hiçbir şey yokken “Hoşlandım”, “Nefret ediyorum” derseniz, karşınızdaki
kişi “Neyden, kimden?” diye sormak ihtiyacı duyar. “Baktım” derseniz “Nereye,
kime, neye?” diye otomatik olarak bir soru çıkar karşınıza. Bu tür fiillere
geçişli fiiller adı veriliyor. Bir de “Uyudum” dediğimizi varsayalım. Bu sefer
karşınızdaki insan herhangi bir soru sormak zorunda kalmaz. İsterse sorar:
Niye? Ne kadar? Nerede? Kiminle? Nasıl? Bunlar da geçişsiz fiillerdir. kaymak
eyleminin de bu grup fiillerden olduğunu söyleyebiliriz (‘bir yerden kaymak’,
‘birine kaymak’ vb. ifadeler hariçtir. Bu tür yapısal farklar, anlam farkları
da yaratır).
[15] -mış ekinin bu özelliği geleneksel
dilbilgisi kitaplarında “o an fark edilen bir durum için kullanılır” şeklinde
de açıklanıyor. “Aaa, saat 5 olmuş, ben gideyim artık” cümlesinde olduğu gibi.
Benzer bir durum “Çok içmişim” cümlesi için de iddia edilebilir. Benim
vurgulamak istediğim şey –mış ve benzeri yapıların kötü, zararlı, olumsuz
yapılar oldukları değil. Aksine, değerli ve önemli yapılardır bunlar. Ancak
bizler (sadece Türkler değil, insanlar) yer yer bu tür yapıları kötüye
kullanmaktayız.
[16] -gan eki eylemlere gelerek sıfat yapar.
Çalışkan, sıkılgan vb. örneklerinde olduğu gibi. kaygan aslında kayan
demektir.
[17] “kay-dır-mak”. Bu -dır eki Türkçede ilginç
bulduğum yapılardan biridir. Ettirgen/Oldurgan adı verilen bu yapı ayrıca -t,
-ır veya –ar ekleriyle de türetilebiliyor. Eylemin esasını bir kişi/şey
gerçekleştirir, ama o kişi cümlede nesne olur, özne ise eylemin esasının
gerçekleşmesine vesile ve/veya sebep olan kişidir: “Saçımı X kuaföre
kestirdim”: Kuaför keser, ben ona kes diyerek sebep ya da vesile olurum.
“Bebeği uyuttum”: Bebek uyur, ben uyumasına aracı, sebep ya da vesile olurum.
[18] İletişim kuramlarına göre zaten konuşan ve
dinleyen kişinin birbiriyle %100 bir iletişim kurması mümkün değildir. Her
alıcı, sözü kendi algısına göre yeniden yapılandırır. Burada bahsettiğim
‘zeminsiz metinler’. Zaten zor olan bir iletişimi imkansız, yanlış, hata dolu
bir hale getiriyor.
[19] Topçu, Emine; Yalım, Y.N. 2015.
“Preimplantasyon Genetik Tanının Öjeniye ve İnsanın Araçsallaştırılmasına Yol
Açıp Açmayacağının Tıp Etiği Açısından Yamaç Aşağı Kayma Argümanı ile
Değerlendirilmesi”. TJOB (Turkish Journal of Bioethics). Cilt:2, no:3,
s.187-201.
Prof. Dr. N. Yasemin Yalım’a, bu konuda
araştırma yaparken bana sunmuş olduğu yönlendirmeler için şahsen teşekkür etmek
isterim.
[20] [Oğuz] Yalım, Y.N; Tepe, H; Büken, N.Ö. ;
Kırımsoy [Kucur], D. 2005. Biyoetik
Terimleri Sözlüğü. Türkiye Felsefe Kurumu: Ankara.
Konuyla pek ilgisi yok ama biz kadın
araştırmacıların medeni durumlarımızı çalışmalarımızda yansıtmamız gerektiği
saçmalığına kısa bir değinide bulunacağım. Yukarıda, Sayın Yalım adına kaynak
gösterimi yaparken köşeli parantezleri özellikle kullandım. O soyadlar, artık
kullanılmayan soyadlar. Evlenip boşanan, yeniden evlenen ya da evlenmeyen kadın
araştırmacı ve yazarlara şunu tavsiye etmek isterim. İlk soyadınızı ister resmi
olsun ister olmasın her daim kullanmaktan vazgeçmeyin. Yeni gelenler gidenler kendi
soyadınızın arkasında sonra eklensin, çıksın. Yoksa 30 yıllık emeğiniz birden
heba oluyor, literatürde farklı kişiler olarak görünüyorsunuz. Bir gün
danıştığım bir profesör bana, yazılarını okumam için birini tavsiye etmişti,
adaşımmış hatta o kişi. Bahsettiği kişi zaten benmişim. Hocam da pek
şaşırmıştı. İyi ki arada ölmemişim. Oturup bu konuda bir makale yazdım ve bir
daha ilk soyadımı asla bırakmadım (1999. “Sosyal Bilim Araştırmalarında
Kullanılan Terimler ve Kaynak Gösterimindeki Bazı Sorunlar Üzerine”, TÖMER Dil
Dergisi, sayı 73). Soyadı yasası yeni çıktı sayılır. O döneme kadar evlenip
boşanan araştırmacı, yazar, sanatçı kadınlar iki kişilermiş gibi görünüyor. Bu
çok acı ve saçma.
[21] Ne yazık ki 1971 yılında yayımlanan
Kavramlar Sözlüğü dışında bu iddiamı kanıtlayacak bir kaynağım yok (Cin, Recai.
1971. Kavramlar Sözlüğü, TDK:Ankara). İlk çalışma olduğu için çok
değerli bir çalışmadır. Ne yazık ki aynı sebeple önemli zaaflar da barındırmaktadır.
Kavramlar sözlüğü (thesaurus); bir kelimenin, diğer kelimelerle olan
anlam ilişkilerine göre hazırlanan çok önemli bir sözlüktür. 50 yıldır bu
konuda bir gelişme olmaması çok üzücü.
[22] Bu iddiamın zemini zayıf olabilir. Sadece
“zemin kayması” penceresinden baktım bu araştırmada. Öznel bir bakış açısıyla
pek yanılmadığımı söylemekle yetinebilirim.
Kırımsoy Denge, Deniz. 2022. Dön, Dönüş, Dönüştür. Heybe. Haziran
22. Sayı 3. Nika: Ankara. s7-20.
Kırımsoy Denge, Deniz. 2023. Dönüşüm Muhteşem Olacak! Heybe. Ocak 23,
Nika: Ankara. Sayı 4. s7-15.
[24] Dil ideolojik bir aygıt olarak hep
kullanılagelmiştir. Bu, toplumun sosyal algısı üzerinde kimi zaman çok tehlikeli
sonuçlara neden olabilir. Günümüzde aramızda yaşadığımız kutuplaşmada,
dilimizin geçmişle bağlantısının kopmasının çok önemli bir rolü vardır. Burada
geçmiş derken Osmanlı döneminin (Müslümanlaşma) yanı sıra Orta Asya’dan
Anadolu’ya gelene kadar yol boyu topladıklarımızdan, antik ve kadim Anadolu
halklarının bize bıraktıklarından, 19. yüzyıldan itibaren Avrupa’ya
yakınlaşmayla oralardan aldıklarımızdan da bahsediyorum. Kısaca aslında “çok”
olan bir şeyden bahsediyorum (Sadece bu paragraftaki kelimelerin yaklaşık
%20’si binyıllardır ödünçlediğimiz kelimelerden oluşuyor). Aklımızı dilediğimiz
gibi kullanabilmek için aklımızda nelerin bulunduğunu iyi bilmeliyiz. İdeolojik
aygıta döndürülen bir dilin, ideolojik zihinlerden başka bir şey üretmemesi çok
doğal.
[25] Bizim algımız diyorum. Çünkü Batı dillerinde
mesela aynı kavram cevap üzerine kurulu (İngilizce responsability,
Fransızca responsabilité, Almanca Verantwortung. Her üçünün de
kökünde cevap kelimesi bulunuyor). Sorumluluk alan kişi, Batı algısında “cevap
üreten ve cevap veren” kişidir. Doğu algısında ise “soru üreten ve soru soran”.
Bu bakış açısı farklılığının, nasıl bir düşünce, davranış ve tutum farkına
sebep olduğu başka bir yazının inceleme konusu olsun dilerim.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder