Taze doğal etle hazırlanmış kuyu kebabı mı? Ruhları uçuran tereyağlı baklavalar mı? Konar göçerken yediklerimiz mi? Analı kızlı ya da soğuk çorba mı? Döne döne nar gibi kızaran döner mi? Sabah hem ruhumuzu hem de midemizi ısıtan mercimek çorbası mı?
Sayfalar yetmez bunları yazmaya. Asya’nın
steplerinden; Çin’in mutfağından, sayısız renkli ülkeye düzenlediğimiz
akınlardan; İpek yolu, Baharat yolu gibi ticaret yollarında kervan sürerken buluştuğumuz
Eski Hint gibi kültürlerden, eski Anadolu halkları olan Hititlerden, Eski Yunan’dan,
Eski Mısır’dan, Asuri’den, Aram’dan; kadim Anadolu halkları Ermeni’den, Kürt’ten,
Süryani’den, hücrelerimize işlemiş Müslüman-Arap kültüründen; aralarda deniz
savaşlarıydı, oydu buydu derken deniz aşırı ya da kıtaların öbür ucu
ülkelerden, Batılı dönemlerimiz başladıktan sonra Fransız’dan, İtalyan’dan,
hatta doğru dürüst mutfağı bile olmayan Alman’dan aldığımız; çağlar boyu kâh
Asya, kâh Anadolu yaşantımızda kendi bildiğimizle şenlendirdiğimiz; Osmanlı
sarayının kul ve kölelerinin ellerinden ince lezzetlerle ihtişam kattığımız
mutfak kültürümüze diyecek söz çok.
Ben cevap olarak bunları
aramıyorum ama. Türkler neler yiyor diye sorarken mesela ‘halt yemek’ ten
bahsediyorum[1].
Yemek kelimesi hem isim hem de
fiil olarak kullanılıyor. İsim olarak ele aldığınızda yemek kelimesinin
anlamı aynı bildiğimiz gibi. Çok da eski bir kelime ve kardeş dillere[2]
baktığımızda hemen hemen aynı kökle karşılaşıyoruz. Köklü, eski, anlam dolu bir
kelime. Başka ne demişiz ‘yemek’e? Aş demişiz; yiyecek, gıda, besin, azık,
katık da demişiz. Aşlık, ekmek, erzak, yeygi, yiyinti dediğimiz zamanlar da
olmuş, yerelde benzer kelimeleri hâlâ kullanıyoruz. Bebekler için mama,
hayvanlar için yem demişiz. Rakı sofralarında meze ya da ordövr, uluorta
konuşurken nevale, zerzevat, zıkkım; kantinlerde tabldot[3]…
Türkçe Sözlük bugün, şöyle diyor isim olan “yemek” kelimesine:
YEMEK (İSİM)
1. isim Yemek yeme, karın doyurma işi:
"Yemekten
sonra gocuğuna sarar yatırırdı beni." - Necati Cumalı
2. isim Yenmek için pişirilip hazırlanmış yiyecek, aş,
taam, ekmek:
"Yemekten
sonra lokantalı vagondan birer de kahve getirttiler." - Memduh Şevket
Esendal
3. isim Günün belli saatlerinde yenilen besin.
4. isim Konuklara yiyecek verilerek yapılan ağırlama:
"Pek protokolcü olduğu için yemek sessiz
geçiyordu." - Falih Rıfkı Atay
Eylem olarak “yemek” kelimesi ise şöyle tanımlanıyor[4]:
1. -i Ağızda çiğneyerek yutmak:
"Adam o
kadar çabuk yiyor ki hizmetçi ekmek yetiştiremiyor." - Burhan Felek
2. -i Aşındırmak, kemirmek, oymak, delmek:
"Neclâ onun
böyle kendinden geçercesine çalıştığını gördükçe üzüntüden tırnaklarını
yiyor." - Haldun Taner
3. -i Isırmak:
Sivrisinekler
çocuğun kollarını yemiş.
4. -i Batmak, çizmek, kaşındırmak, dalamak.
5. -i Hoşa gitmeyen kötü bir duruma uğramak, tutulmak:
"Kendini
topladı ama fena yerinden gagayı yedi sanırım..." - Memduh Şevket Esendal
6. nesnesiz Hakkı olmayan ve kendisine yasak edilmiş
bulunan bir şeyi kabul etmek:
Haram yemek.
Rüşvet yemek.
7. -i Harcamak, tüketmek, bitirmek:
"Mirası sen
yedin, zahmeti ben çekiyorum diye latife ediyordu." - Memduh Şevket
Esendal
8. -i Yasal yoldan cezalandırılmak.
9. -i Birine alacağını vermemek, ödememek:
Bu adam benim
yüz bin liramı yedi.
10. -i Başkasının parasını harcamak:
Dalkavuklar çok
parasını yemişler.
11. nesnesiz Harcanmak, kullanılmak, sarf edilmek:
Yapımına
başlanan bu yapı günde 5 ton çimento yiyor.
12. -i, mecaz Sürekli üzmek, tedirgin etmek:
Bu dert beni
yiyor.
13. -i, argo Gücünü kırmak, perişan etmek, mahvetmek.
14. -i, argo Kandırmak:
Bizi yemek sana mı kaldı?
Birinci ve ikinci anlam bana
kalırsa biraz karışmış[5].
O halde yiyecek, aş dışında biz Türklerin neler yediği sorusunun cevabına şöyle
başlayabiliriz: Biz Türkler sadece tırnak değil, sakal, bıyık, saç, tırnak eti,
dudak ve yanak içi de yiyoruz. Ne diyelim! Yarasın…
Diğer anlamlara gelince[6]:
Bulduğum örnek cümleleri bir araya getirdiğimde ortaya iki ana kategori çıktı diyebilirim:
Birincisi “bit/irmek, tüket/nmek, yok et/edilmek” çerçevesi. İkincisi ise “haz
almak, çok sevmek, çok beğenmek”. İlkinin varlığını tarihsel olarak yiyecek
depolarının yok edilmesi, tükenmesi ile büyük tehlikelerin başgöstermesine,
ikincisini ise yemek yemenin verdiği doyumsuz haz duygusuna bağlıyorum.
Bitti, tükendi, yok oldu! Eyvah!
Mesela “kendisini yemek”, “birini
yemek”, “birbirini yemek”. Bir dert yüzünden “Sabaha kadar kendimi yedim
durdum” deriz. Zihnimizde o monologlarımız bizi uyutmaz, gerer. Kendimizi yemesek
de içimiz içimizi yiyebilir.
Ya da öfkeyle kalkıp “Sen yaptın
ha? Yedim ulan seni şimdi!” diyebiliriz. Bazen sadece yemek yetmez,
yiyeceğimiz insanı o hale getirmek için hazırlarız: “Zavallı çocuğu haşlayıp
yedim” bile deriz. O öfke ile karşı tarafa haddini bildirmek için bir
pişirme eylemine dahi ihtiyaç duyarız. Bazen pişirmek için zamanımız
olmayabilir, o zaman da birini çiğ çiğ yeriz. Kavgalarımız,
tartışmalarımızla birbirimizi bitirip duruyoruz. Gerginlik, çatışma, tartışma
biz insanlarda yaşam enerjisini söküp alır. Gerçek anlamda bir yok etme olmasa
da bunlar bizi bitirir, tüketir.
Bu öfke ya da üzüntü ifadeleri
dışında ayrıca birbirimizi kandırmaya kalkınca “Yeme beni şimdi ya!”
deyiveririz. Çünkü kandırılınca yok sayılmış, salak yerine konmuş oluruz. İşte
bunu da yedirtmeyiz, şahsen harekete geçer, karşı taraftakini yiyiveririz. Biz
Türkler işte bu şekilde kendimiz dahil insan yeriz. Doğrudan yemesek bile onun
hayatını, ömrünü yeriz[7]:
“25 yılımı yedin benim”, “Bütün hayatımı yedin, bitirdin”, “Ömrünü
yedi, tüketti kadıncağızın!”.
İnsan yiyoruz ya, özellikle çok
sevdiğimiz organlar da vardır yediğimiz:
Mesela kafayı yeriz. Aklımızı
yeriz. O anda beyin hücrelerimiz görevlerini yapamıyor demektir.
Bitmişizdir. Başkasının da aklını yeriz, ayrıca beynini yeriz; o
da yetmez, başının etini yeriz. Sürekli aynı şeyleri düşünmek, aynı
şeyler hakkında konuşmak, saplanmak, kurgulara takılmak ya da çok endişeli veya
korkmuş olmak ne akıl bırakır, ne kafa, ne de beyin… Hepsi biter, donar kalır. Beyin
hücrelerinin, bu şekilde öldüğü tıbben de kanıtlanmış durumda. Bazen yakmakla
birlikte birinin başını da yiyoruz. Onu zor duruma sokuyor, başka
kelimelerle onu yok ediyor, hatta belki de ölümüne sebep oluyoruz.
Bu organları yemek de yetmiyor. Öyle
ya da böyle birini yiyemediğimiz zamanlarda onun hakkını yiyebiliyoruz.
Daha da kötüsü bir yetimin hakkını yemek. Hatta tüyü bitmemiş yetimin
hakkını yemek.
Bu hakları çeşitli biçimlerde
yiyebiliyoruz. Varlıklarına göz dikiyor ve onları yiyoruz: Mesela birinin parasını
yiyoruz. Hele miras yemek! Oh, oh, oh!... Hazırı ya da hazırdan
yemek kadar güzel yoktur. Kamu malı yemek de tarihimizin nefis
yiyeceklerinden biri. İlginç olan şu ki paramız olmasa da bunu yemeye devam
ediyoruz. Nasıl mı? Borç yiyerek. Hadi bunlar parasal yiyecekler. Ee, ev
bark da yiyoruz; “Kadının tarlasını yemiş, gitmiş herif”. Ayrıca
bağ, bahçe diye sıralamaya devam edelim mülk yeme işine. Birinin sahip olduğu
ya da sahip olduğumuz parayı, malı ve mülkü yemek üstüne de bizden iyisi yine
yok sanki.
Birinden bir şey ödünç
istediğimizde karşı taraf pek de gönüllü olmaz ise “N’olcak canım! Arabanı yiyecek
değilim ya?” dememiz de ondan. Daha da ilginci, birisi bir eşyasını çok çabuk
eskitiyorsa, mesela ayakkabılarını diyelim, “Ne yapıyorsun sen ya? Ayakkabılarını
yiyor musun?” diye sorabiliriz. Kısaca sahip olduğumuz eşyalarımızı da
afiyetle yemekteyiz. Rüşvet genellikle para. Elbette o da yeniyor. Para değil
de manevi kazanç olsa da rüşvet yine yenir. Hem de çatır çutur yenir.
Ama o haram! Evet, tabii, çünkü haram da yenir. İki kişiden biri
haram yerse, diğeri de kazık yer. Bu şekilde eşitlik sağlanmış olur. Bir
de bir haraç yemek vardır ki, dillere destan. Bunların üçü de bir
şeyleri, birilerini tüketirken bir şeylere, birilerine kazandırır. Aynı grupta
ele alabilir miyiz tam emin değilim ya, oruç da yenir, yani bozulur. Orucun
ya da herhangi bir ‘iyi eylemin’ kazandıracağı dinsel, ruhsal ve bedensel
yararlar, bir lokma yiyecek ya da ‘kötü eylemle’ ile yok olur. İşte bu yüzden
de gâvura kızıp oruç yiyebiliriz. Sadece gavura ama! Sanki Müslümana
kızıp oruç yemiyoruz.
Ruhsal, duygusal ya da fiziksel varlığımızı
tehdit edebilen şeyleri de yiyoruz. Mesela dayak yedik, yiyoruz ve yiyeceğiz.
Ara ara içimizden bazıları meydan dayağı bile yiyor. Kötek, tokat,
tekme, yumruk, şamar gibi her türlü darbe, vuruş hareketini de yiyoruz. Bu
darbelerin insanlardan gelmesine de gerek yok. Çifte, pati, gaga, boynuz,
kafa gibi hayvanlardan gelen darbeleri de yemekteyiz. Hele soyut nesnelerin
darbeleri daha da acı bir tat bırakır damağımızda: “Feleğin (veya kaderin)
sillesini yedim”, “Hayatın (veya
mutluluğun) tokadını yemiş”.
Bu bütün darbeler bazen bir nesne
aracılığıyla gerçekleşiyor ya, onları da yiyoruz: Kırbaç, sopa, cop, cetvel,
terlik; hatta lamba, sandalye, masa, vazo… Canımıza kast eden
silahlar da aynı kategoriye ait görünüyor: Kurşun, saçma, kılıç darbesi,
bomba… Varlığımızı tehdit edebileceğini sanmak bile yetebiliyor birtakım
nesneleri yemek için: İğne, şırınga, serum, aşı…
Sözler de aynı zamanda silah ya
da bir darbe aracı olabilir, değil mi? Duygusal şiddet diye boşuna mı deniyor? O
halde onları da yiyeceğiz: Küfür, laf, sövgü, zılgıt, fırça, papara… Laf
yedik mi! Damga gibi yapışır kalır, sökülmez de. Hah, işte o damgayı da
yiyiveriyoruz. Bunların hepsi de yiyenden eksiltir, onu azaltır, küçültür.
Ve erkeklik anlayışının köşeye
sıkıştırıp yok etmeye çalıştığı, ama başaramayacağı kadının yemek zorunda
oldukları: Yürürken, çalışırken, otobüste pandik yer, laf yer
kadın. Ya da adamın teki gözüyle bir kadını yer. Bunlar kadını yok etme
çabasından ibaret iğrenç davranışlar. Kadınlar, artık harekete geçiyor ve o herifin
ayvayı yemesini sağlıyor.
Bizde şiddet aynı zamanda bir
ceza anlayışıdır bilirsiniz. O halde sadece varlığımıza karşı bir tehdit hissettiğimizde
değil, bir ceza aldığımızda da onu yememiz icap eder: “Altı yıl ceza yedim”, “Müebbet
yedi”, “İki yıl yiyeceksin”, “Hüküm yemişti”, “Beş hafta oda hapsi yedi”… Sadece
ceza söz konusu olduğunda mı zaman yiyoruz? Hayır: “Yapamam valla, böyle bir iş
benim en az üç ayımı yer”. Muhtemelen yapmak istemediğimiz, bizi tüketen
bir işten bahsediyoruz bu hallerde. “O herif var ya, altı yılımı yedi benim!”,
“Bütün hafta sonumu yedim ya, hiçbir şey yapmadım”.
Futbol da çok ilginç: 22 kişinin
bir top peşinde koştuğunu sanıyoruz ama aslında ha bire bir şeyler yiyorlar
bunlar… Ortalığa tükürüp durmaları da bu yüzden olabilir: Gol yiyorlar
mesela. O takımın taraftarı olarak bu bizim hiç hoşumuza gitmiyor, öfkemizi
kusuyoruz. Onlar yiyince niye biz kusuyoruz, onu da anlamadım. Hele ki birisi
arada çalım yesin! Sanırsınız en ağır, onur kırıcı davranışa maruz
kaldı. Kart bile yiyor bu sporcular! Top ile oynanan diğer takım
oyunlarında gol yerine sayı yemekteyiz.
Bir de meteorolojik olayları yeme
işi var. Bunlara maruz kalınca aslında bu olaylar bizi yiyip bitirdiği halde
şöyle diyoruz: “Yağmur yedim, sırılsıklam oldum be!”, “Arabayla giderken bir
rüzgâr yedik sorma, direksiyonu düz tutmak için bayağı zorlandım”.
Nahoşlara devam…
Hakikaten yenmesi düşünülemez bir
nesneye daha gelelim: Ben ne bok yiyorum ya bunları yazarak? Gene nasıl
haltlar yiyeceğim acaba? Kibar olmak istediğimiz zaman bok ya da halt
yerine güzel kokulu, yararlı ve sağaltıcı bir ot, yani nane yeriz.
Zavallı nane, böyle bir şeyin yerini tutmak hiç hoş olmasa gerek. İşte böyle
kötü bir şey yaptığımızda büyüklerimiz bize bu ifadelerle bağırır, çıkışır. Korkudan
hemen bir yalan uyduruveririz, onlar da bu yalanı yerler. Demek yalan, hikâye,
bahane, uydurma… Bunlar da yenebilen şeyler!
Ve iki nahoş örnek daha: Sünger avcısı vurgun yemekten
kaçamadı. Komşunun hatırı için çiğ tavuk yemem gerekecek.
Yemeğin Doyumsuz Hazzı
Yemek yendiği zaman doğal olarak
yiyen kişiye haz verir. Bir tatmin, bir mutluluk duygusu hâsıl olur. Yukarıda
bahsettiğimiz hiçbir yeme eylemi, yiyen kişiye bu hazzı vermiyor. Ezme ya da
kibir duygusundan kaynaklanan hazdan bahsetmiyorum. Elbette miras yiyen haz
duyuyor; şiddet eylemlerinde ise yemek yiyen kişiyi değil, yediren kişiyi hazza
sürüklüyor. Ancak bunlar ezici ya da ezik ve kibirli hazlar. Ben gayet olağan bir haz duygusundan
bahsediyorum: Yedim, doydum, sakin, huzurlu ve mutluyum. Bu yediklerim şimdi
bana yaşam enerjisi verecek.
Şu ana kadar yediğimiz her şey berbat
gerçekten. İfade ettikleri kavramsal dünya olumlu, sevgi ve değer dolu değil: Hiç
mi böyle olanı yok?
Var, var. Gerçi ne kadar lezzetli
olabileceklerine siz karar verin ama öylesi de var:
O kadar
lezzetliydi ki parmaklarımı yedim.
O mendili
işleyen ellerini yerim senin ben!
Ciğerini
yediğim; çok severim seni.
Gözünü
yediğim, dostum, sen olmasan…
Gözünün
çapağını yediğim…
Canını
yediğim…
Yerim seni,
çok tatlısın.
Sabaha kadar
yatakta birbirlerini yediler. (Buradaki insan yeme biçiminde ilgili dış
organları da yiyoruz tabii)
Denizden babam
çıksa yerim!
Bokunu
yediğim, ne şirin bebeksin sen!
O kadar
ilginçti ki kitabı yedim, içtim.
O pembiş papyonunu
yerim senin ben.
Ohhh! Bunları
da yazabildim ya, artık ölsem de gam yemem!
Evet, gördüğünüz gibi güzel bir
ifadede bulunmaya çalışsak bile yine insan, dış organ ya da şey yiyoruz. Sadece
bu sefer nahoş bir sonuç yok; biten, tükenen, yok edilen bir şey yok. Yiyen
memnun, yenen/yenilen memnun. Lezzet, haz, duygular tavan. Sonuçlar hoş, sevgi
ve onur dolu. Yenen şey bok bile olsa! İşin ilginç bir tarafı daha var: Uzun
uzun nahoştan bahsettik, ama hoş olanlar anca bu kadar sanki.
Acaba denizden çıkan ‘babam’
memnun olmayabilir mi yeniyor olmaktan? Niye denizden babam çıkıyor? Niye
babamızı yiyoruz? Baba yenir mi hiç? Deyimin anlamı halbuki olumlu: Denizden ne
çıkarsa yiyebilirsin. Bu deyimde özel bir durum olsa gerek. ‘baba’ kelimesine
benzer kökeni farklı başka bir kelime mi vardı? Bunu benzeştirme yoluyla
Türkçeleştirdik mi? Bu deyim acaba pek çok balıkçılık terimi ya da balık adı
gibi bize Rumlardan mı kaldı? Yani Yunanca veya Latince mi aslında? Belki de başka
bir dilden geldi. Ne oldu? İspanyolca ‘baba’ kelimesi, ‘balçık’ anlamına
geliyor mesela. Başka bir bağlantı bulamadım ve bu bağlantıyı
kesinleştiremedim. Bende şüphe uyandırdı. Biz Türkler her şeyi yemekle birlikte
teyze, dayı, anne, yeğen, kardeş filan yemiyoruz görünüyor. Bu sorunun da cevabını
askıda bırakmak zorundayım.
---
Anadolu tarihimiz boyunca nasıl olduğunu
bilmem ama şimdi, günümüzde ben dahil tanıdığım her on Türk’ten dokuzunun
sindirim sorunu var. Sanırım buna çok şaşmamak gerekir. Çok yiyenler obez, ama
biz her şeyi yiyen grubuna giriyoruz. Obez diyebilir miyiz kendimize? Bir de bu
yediğimiz her şeyin bir de çıkışı var. Nasıl çıkıyor acaba? Bu da başka bir
çalışmanın konusu olabilir.
---
Bütün bunlar bir yana, çok
eskilerden getirdiğimiz bu içeriksel zenginlik; düşünme biçimimizin, varoluş
algımızın, ihtiyaçlarımızın bir ifadesi. Türkçenin kelime sayısı bakımından
fakir olduğu ve lastik gibi olduğu, yetersiz olduğu söylenerek dilimiz
eleştirilir. Ben hiç aynı fikirde değilim. Bunların hepsinin bir nedeni var ve
asıl bunlara yoğunlaşabilirsek kim olduğumuzu anlayabiliriz. Ne kadar eski bir
kültüre sahip olduğumuz, ne kadar güçlü olduğumuz, nereleri ne kadar de
derinden etkilediğimiz sorularının yanıtları bize çok bir şey kazandırmaz
kanaatindeyim.
Kaynaklar:
Gülensoy, Tuncer. 2007. Türkiye
Türkçesindeki Türkçe Sözcüklerin Kökenbilgisi Sözlüğü. TDK:Ankara.
Meydan Larousse.1969-1973. Meydan
Yayınevi:İstanbul
Nişanyan, Sevan. Çağdaş Türkçenin
Etimolojisi. https://www.nisanyansozluk.com/.
2021 taramaları
Stachowski, Marek. 2019. Kurzgefasstes
etymologisches Wörterbuch der türkischen Sprache. Ksiegarnia Akademicka:
Krakow.
TDK online içinde Genel Türkçe
Sözlük, Derleme Sözlüğü, Tarama Sözlüğü, Deyimler Sözlüğü, https://sozluk.gov.tr/, Türk Dil
Kurumu, 2021 taramaları
TUD, Türkçe Ulusal Derlemi, https://v3.tnc.org.tr/, Mersin
Üniversitesi, Çukurova Üniversitesi
UYSAL, İdris Nebi. 2011. “Türkçe
Balık Adları Üzerine Bir İnceleme”. Biyoloji Bilimleri Araştırma Dergisi 4 (1):
91-97.
(file:///C:/Users/lenovo/Downloads/110-Article%20Text-328-1-10-20190706.pdf)
Yurtbaşı, Metin, 1996. Eş ve
Karşıt Anlamlılar Sözlüğü. MEM Ofset:Ankara
Ayrıca çeşitli Latince, eski
Yunanca, Arapça, Farsça, Fransızca taramalar
Ayrıca Google aracılığıyla cümle
taramaları
[1] Bir eleştiri, bir yerden yere vurma değil, bir saptama
yapmaya çalışıyorum. Belki ara ara dalga geçen bir dil de kullanacağım. Bunu da
belli sebeplerle yapıyorum. Niyetim Türkçeyi aşağılamak değil: Türkçeye yüklediğimiz
değersizlikle kavga ederken göklere kadar çıkardığımız aşırı değeri de en
azından bulutların altına indirmek.
[2] Türki diller. Kardeş diller terimini sadece dil ailesi
teriminden dolayı kullanıyorum. Eril ve ölümüne bir kardeşlikten çok birbirilerine
yakın, birbirlerini seven ama pek de görüşmeyen, kadını erkeği ile birlikte bir
kardeşlik anlayışı bana daha yakın.
[3] Bu kelime çeşitliliği ile bunların kaynakları (kökenleri)
dahi Anadolu kültürümüzün ne kadar çeşnili ve zengin olduğunu göstermeye yeter
bir kanıt olarak görülebilir. Yemek gibi temel bir insan ihtiyacının bu kadar
çok olması ve bu kadar çok farklı kökenden kelimeye sahip olması öyle her dilin
başına gelen basit bir şey değil: Fransızca kökenli ‘ordövr’, ana yemek dışında
yenen anlamında hors d’œuvre’den; yine
Fransızca kökenli ‘tabldot’, ev sahibinin sofrası anlamında table d’hôte’tan,
Arapça kökenli ‘gıda’; aynı anlamda gida’dan; yine Arapça kökenli ‘nevale’,
aynı anlamlı nevala’dan, ve yine Arapça kökenli ‘zıkkım’, cehennem ağacı
anlamında zakkum’dan; Farsça kökenli ‘meze’, tadım ve tat anlamında maza’dan,
yine Farsça kökenli ‘zerzevat’ sebze anlamında sabzi ile Arapça çoğul eki –at’tan
geliyor. ‘yemek’, ‘aş’, ‘besin’, ‘azık’, ‘ekmek’ ise, her ne kadar biçimleri az
buz değişmiş olsa da Eski Türkçe’den beri varlıklarını koruyan kelimeler.
[4]
Görünüşe göre eylem olarak “yemek” kelimesi,
sahip olduğumuz yazılı kaynaklara ve kardeş dillerdeki biçimlerine göre eskiden
beri var. Orta Asya’dan getirdiğimiz Türkçe kökenli bir kelime. Bildiğimiz
sindirmek üzere yemek anlamının aynı sıra öldürmek anlamına da geliyormuş
(Gülensoy, 2007; Nişanyan, 2021; Stachowski,2019).
[5] TDK Sözlüğü bir şekilde çiğneyerek yutmayı “yemek”
olarak sınıflamış olsa da çiğnemeden yutmanın da yemek olabileceğini biliriz.
Mesela muhallebi. TDK Sözlüğünün ikinci anlama yönelik verdiği anlamlar da uzun
uzun tartışılabilir. Ben bu makalede yemek eyleminin birinci anlamını “Sıvı
olmamak kaydıyla bir besin kaynağını, herhangi bir şekilde (çiğneyerek,
çiğnemeden, kemirerek, emerek, söğürerek…) sindirmek amacıyla üzere gövdeye
almak” şeklinde anlıyorum. Sonuç itibarıyla yılan da yiyor, kurbağa da; bebek de
yiyor, bazı bitkiler de yiyor.
Açıkçası TDK’nın neye
göre ve nasıl bir anlam sınıflandırması yaptığını çok önce de anlayamamıştım,
hâlâ da anlayabilmiş değilim. Hatta emilmek anlamındaki “cildin kremi yemesi”
de başka bir tür yemek. Bu ve diğer bazı anlamların sözlükte yer almaması ayrıca
bir eleştiri konusu. Bu eleştirilerimi ifade edip geçmenin yetersiz olduğunun
farkındayım, hepsini bir başka çalışmaya saklı tutacağım.
[6] TDK ya da resmi kabul edilebilecek
kaynaklarımız dışında bir tarama daha yaptım. Daha doğrusu yapmak zorunda
kaldım. Çünkü bu kaynaklar tamamen yetersiz kaldı. Yaptığım taramalardan biri Türkiye
Ulusal Derlemi (TUD) üzerinde. Mersin ve Çukurova Üniversitelerinin bir
çalışması. Derlemin (corpus) ne olduğunu anlatmak için bu örnek
üzerinden gidelim: Yazılı ve sözlü metinlerden (1990-2013 arası bir tarama ile
elde edilmiş bunlar) alınan 50 milyon cümle. Sözcüğü sisteme veriyorsunuz ve
ister yazılı ister sözlü metinlerde nasıl kullanıldıklarını, kaç kez
kullanıldıklarını (frekans) bunun yanı sıra nasıl bakacağınızı
bildiğiniz zaman onlarca bilgiye erişebileceğiniz bir veri tabanı. Çalışmayı
yapanlara, veri sağlayanlara yürekten teşekkür borçluyum. Hiçbir dil
araştırmacısı bu kaynağı es geçerek herhangi bir yorum yapamaz. Ben bu elinizdeki
basit çalışma için toplamda 2000 kadar veri gerişini inceledim. Bunu sadece
“yiyor”, “yer” ve “yedi” kelimelerini tarayarak yaptım. Yani aslında bundan çok
daha fazlasını da bulabilirdim. Ancak 2000 veri girişi benim için yeterli bir
gösterge. Ayrıca TUD’da bulamadığım bazı ifadeler için (mesela ‘evimi barkımı
yedi”) Google gibi arama motorlarında da taramalar da yapmak durumunda kaldım. Bu
taramalarla elde ettiğim cümle sayısı 100 dolayında kaldı.
Yeri
gelmişken, bir dipnotun alakasız bir paragrafı ile olsa TDK’yı kınamak istiyorum. Bu kurumun böyle bir derlemi TUD’dan çok önce
üstlenmiş ve çok daha geniş kapsamlı (tarihsel olarak da, içerik olarak da),
sürekli güncellenir bir hale getirmiş olması gerekirdi. Gerçi daha eş ya da zıt
anlamlılar sözlüğünü dahi yapamamış. Onu geçelim diyelim, çok çalışma ister,
Derleme-Tarama Sözlüklerini tümüyle internet ortamına aktaramamış bir kurumdan
bunu beklemek zor. Olsun, yine de ifade etmiş olalım. Belki böyle bir veri
tabanından sonra belli bir sözlük maddebaşı sistematiğine de karar vererek daha
içerikli ve gelecekli bir sözlük yazımına da önayak olabilir. TDK’ya da hiç
olmazsa en kısa sürede TUD üzerinde derin araştırmalar yapmasını ve en azından kendi
bariz hatalarını düzeltmesini tavsiye ediyorum. Böyle bir çalışmada dahi bazı
şeylere ulaşabilmek için Meydan Larousse’a başvurmak zorunda kalmak bence çok
acı (Meydan Larousse kötü diye değil, haşa, çocuk ve gençlerimiz bugün bu esere
ulaşamadıkları için). Utanç içindeyim (Genel internet sitelerinde de dil ve
kavram içeriklerine dair bilgilerin bulunmaması ayrı bir tartışma konusu olsa
gerek, hakikaten biz Türkler, neredeyse “Adem ile Havva da Türkçe konuşuyordu”
diyebileceğimiz halde dilimizle dilbilimsel açıdan neden uğraşmıyoruz?).
[7] “hayat yemek” ve “ömür yemek” arasında bir fark hissediyorum
burada: Hayat derken daha çok mal mülk, ömür derken ise duygu ve ruh ön planda
gibime geliyor. İşin ilginç yanı “Yaşamımı yedin” diye bir şey hiç demiyoruz.
“hayat” Arapça, ömür de öyle. Yaşam ise Dil Devrimi ile dilimize yeni giren bir
sözcük. Bunların hepsi de hâlâ yaşıyor, hâlâ hayattalar ve ömrümüze ömür
katıyorlar. Eski Türklerin ne dediğini ise bilmiyorum. “Yaşamak” eylem olarak
oldukça eskilere kadar görülebiliyor. Peki, ‘yaşam’ yerine ne kullandık
Müslüman olana kadar? Ben yazılı bir kaynağa ulaşamadım. Bu soruyu da askıya koyuyorum.
günaydın deniz hanım. blogunuz ve yazılarınız çok güzel. akıcı ve kolay okunuyorlar. sanki sohbet tadında. duygularınızı çok güzel ifade ediyorsunuz gerçekten. umarım devam edersiniz yazmaya.
YanıtlaSilNazik sözleriniz için teşekkür ederim. Niyetim var devamını getirmeye. Sağolun...
Silgünaydın deniz hanım. bloğunuza ABONE OL kısmını da eklerseniz çok sevinirim. takip etmek isterim sizi.
SilTakip butonu açık Mehmet bey. Sanırım teknolojik bilgim sizin talebinizi karşılayamayacak. Takipçim olursanız haber aldığınızı biliyorum sadece.
Silgünaydın deniz hanım, ABONE OL kısmı takip kısmından daha farklı bir şey. bunda mail ile kaydoluyorsunuz ve sizin yeni postlarınız olduğunda mail ile gönderiliyor.
SilBlog abonelik Gadgetini nasıl kuracağız ;
Blog panelinize giriş yapın.
Yerleşim → Gadget ekle → Abonelik bağlantılarını seçip kaydedin. Gadgetin eklendikten sonraki görünümü “Abone Ol”
E-posta ile takip et Gadgeti.