14 Mart 2021 Pazar

Türkler İnsan Yer mi? Biz Türkler Neler Yiyoruz?

 

Taze doğal etle hazırlanmış kuyu kebabı mı? Ruhları uçuran tereyağlı baklavalar mı? Konar göçerken yediklerimiz mi? Analı kızlı ya da soğuk çorba mı? Döne döne nar gibi kızaran döner mi? Sabah hem ruhumuzu hem de midemizi ısıtan mercimek çorbası mı?

Sayfalar yetmez bunları yazmaya. Asya’nın steplerinden; Çin’in mutfağından, sayısız renkli ülkeye düzenlediğimiz akınlardan; İpek yolu, Baharat yolu gibi ticaret yollarında kervan sürerken buluştuğumuz Eski Hint gibi kültürlerden, eski Anadolu halkları olan Hititlerden, Eski Yunan’dan, Eski Mısır’dan, Asuri’den, Aram’dan; kadim Anadolu halkları Ermeni’den, Kürt’ten, Süryani’den, hücrelerimize işlemiş Müslüman-Arap kültüründen; aralarda deniz savaşlarıydı, oydu buydu derken deniz aşırı ya da kıtaların öbür ucu ülkelerden, Batılı dönemlerimiz başladıktan sonra Fransız’dan, İtalyan’dan, hatta doğru dürüst mutfağı bile olmayan Alman’dan aldığımız; çağlar boyu kâh Asya, kâh Anadolu yaşantımızda kendi bildiğimizle şenlendirdiğimiz; Osmanlı sarayının kul ve kölelerinin ellerinden ince lezzetlerle ihtişam kattığımız mutfak kültürümüze diyecek söz çok.

Ben cevap olarak bunları aramıyorum ama. Türkler neler yiyor diye sorarken mesela ‘halt yemek’ ten bahsediyorum[1].

Yemek kelimesi hem isim hem de fiil olarak kullanılıyor. İsim olarak ele aldığınızda yemek kelimesinin anlamı aynı bildiğimiz gibi. Çok da eski bir kelime ve kardeş dillere[2] baktığımızda hemen hemen aynı kökle karşılaşıyoruz. Köklü, eski, anlam dolu bir kelime. Başka ne demişiz ‘yemek’e? Aş demişiz; yiyecek, gıda, besin, azık, katık da demişiz. Aşlık, ekmek, erzak, yeygi, yiyinti dediğimiz zamanlar da olmuş, yerelde benzer kelimeleri hâlâ kullanıyoruz. Bebekler için mama, hayvanlar için yem demişiz. Rakı sofralarında meze ya da ordövr, uluorta konuşurken nevale, zerzevat, zıkkım; kantinlerde tabldot[3]… Türkçe Sözlük bugün, şöyle diyor isim olan “yemek” kelimesine:

 

 

YEMEK (İSİM)

1. isim Yemek yeme, karın doyurma işi:

 "Yemekten sonra gocuğuna sarar yatırırdı beni." - Necati Cumalı

2. isim Yenmek için pişirilip hazırlanmış yiyecek, aş, taam, ekmek:

 "Yemekten sonra lokantalı vagondan birer de kahve getirttiler." - Memduh Şevket Esendal

3. isim Günün belli saatlerinde yenilen besin.

4. isim Konuklara yiyecek verilerek yapılan ağırlama:

 "Pek protokolcü olduğu için yemek sessiz geçiyordu." - Falih Rıfkı Atay

Eylem olarak “yemek” kelimesi ise şöyle tanımlanıyor[4]:

1. -i Ağızda çiğneyerek yutmak:

 "Adam o kadar çabuk yiyor ki hizmetçi ekmek yetiştiremiyor." - Burhan Felek

2. -i Aşındırmak, kemirmek, oymak, delmek:

 "Neclâ onun böyle kendinden geçercesine çalıştığını gördükçe üzüntüden tırnaklarını yiyor." - Haldun Taner

3. -i Isırmak:

 Sivrisinekler çocuğun kollarını yemiş.

4. -i Batmak, çizmek, kaşındırmak, dalamak.

5. -i Hoşa gitmeyen kötü bir duruma uğramak, tutulmak:

 "Kendini topladı ama fena yerinden gagayı yedi sanırım..." - Memduh Şevket Esendal

6. nesnesiz Hakkı olmayan ve kendisine yasak edilmiş bulunan bir şeyi kabul etmek:

 Haram yemek. Rüşvet yemek.

7. -i Harcamak, tüketmek, bitirmek:

 "Mirası sen yedin, zahmeti ben çekiyorum diye latife ediyordu." - Memduh Şevket Esendal

8. -i Yasal yoldan cezalandırılmak.

9. -i Birine alacağını vermemek, ödememek:

 Bu adam benim yüz bin liramı yedi.

10. -i Başkasının parasını harcamak:

 Dalkavuklar çok parasını yemişler.

11. nesnesiz Harcanmak, kullanılmak, sarf edilmek:

 Yapımına başlanan bu yapı günde 5 ton çimento yiyor.

12. -i, mecaz Sürekli üzmek, tedirgin etmek:

 Bu dert beni yiyor.

13. -i, argo Gücünü kırmak, perişan etmek, mahvetmek.

14. -i, argo Kandırmak:

 Bizi yemek sana mı kaldı?

 

Birinci ve ikinci anlam bana kalırsa biraz karışmış[5]. O halde yiyecek, aş dışında biz Türklerin neler yediği sorusunun cevabına şöyle başlayabiliriz: Biz Türkler sadece tırnak değil, sakal, bıyık, saç, tırnak eti, dudak ve yanak içi de yiyoruz. Ne diyelim! Yarasın…

Diğer anlamlara gelince[6]: Bulduğum örnek cümleleri bir araya getirdiğimde ortaya iki ana kategori çıktı diyebilirim: Birincisi “bit/irmek, tüket/nmek, yok et/edilmek” çerçevesi. İkincisi ise “haz almak, çok sevmek, çok beğenmek”. İlkinin varlığını tarihsel olarak yiyecek depolarının yok edilmesi, tükenmesi ile büyük tehlikelerin başgöstermesine, ikincisini ise yemek yemenin verdiği doyumsuz haz duygusuna bağlıyorum.

 

Bitti, tükendi, yok oldu! Eyvah!

 

Mesela “kendisini yemek”, “birini yemek”, “birbirini yemek”. Bir dert yüzünden “Sabaha kadar kendimi yedim durdum” deriz. Zihnimizde o monologlarımız bizi uyutmaz, gerer. Kendimizi yemesek de içimiz içimizi yiyebilir.

Ya da öfkeyle kalkıp “Sen yaptın ha? Yedim ulan seni şimdi!” diyebiliriz. Bazen sadece yemek yetmez, yiyeceğimiz insanı o hale getirmek için hazırlarız: “Zavallı çocuğu haşlayıp yedim” bile deriz. O öfke ile karşı tarafa haddini bildirmek için bir pişirme eylemine dahi ihtiyaç duyarız. Bazen pişirmek için zamanımız olmayabilir, o zaman da birini çiğ çiğ yeriz. Kavgalarımız, tartışmalarımızla birbirimizi bitirip duruyoruz. Gerginlik, çatışma, tartışma biz insanlarda yaşam enerjisini söküp alır. Gerçek anlamda bir yok etme olmasa da bunlar bizi bitirir, tüketir.

Bu öfke ya da üzüntü ifadeleri dışında ayrıca birbirimizi kandırmaya kalkınca “Yeme beni şimdi ya!” deyiveririz. Çünkü kandırılınca yok sayılmış, salak yerine konmuş oluruz. İşte bunu da yedirtmeyiz, şahsen harekete geçer, karşı taraftakini yiyiveririz. Biz Türkler işte bu şekilde kendimiz dahil insan yeriz. Doğrudan yemesek bile onun hayatını, ömrünü yeriz[7]: “25 yılımı yedin benim”, “Bütün hayatımı yedin, bitirdin”, “Ömrünü yedi, tüketti kadıncağızın!”.

İnsan yiyoruz ya, özellikle çok sevdiğimiz organlar da vardır yediğimiz:

Mesela kafayı yeriz. Aklımızı yeriz. O anda beyin hücrelerimiz görevlerini yapamıyor demektir. Bitmişizdir. Başkasının da aklını yeriz, ayrıca beynini yeriz; o da yetmez, başının etini yeriz. Sürekli aynı şeyleri düşünmek, aynı şeyler hakkında konuşmak, saplanmak, kurgulara takılmak ya da çok endişeli veya korkmuş olmak ne akıl bırakır, ne kafa, ne de beyin… Hepsi biter, donar kalır. Beyin hücrelerinin, bu şekilde öldüğü tıbben de kanıtlanmış durumda. Bazen yakmakla birlikte birinin başını da yiyoruz. Onu zor duruma sokuyor, başka kelimelerle onu yok ediyor, hatta belki de ölümüne sebep oluyoruz.

Bu organları yemek de yetmiyor. Öyle ya da böyle birini yiyemediğimiz zamanlarda onun hakkını yiyebiliyoruz. Daha da kötüsü bir yetimin hakkını yemek. Hatta tüyü bitmemiş yetimin hakkını yemek.

Bu hakları çeşitli biçimlerde yiyebiliyoruz. Varlıklarına göz dikiyor ve onları yiyoruz: Mesela birinin parasını yiyoruz. Hele miras yemek! Oh, oh, oh!... Hazırı ya da hazırdan yemek kadar güzel yoktur. Kamu malı yemek de tarihimizin nefis yiyeceklerinden biri. İlginç olan şu ki paramız olmasa da bunu yemeye devam ediyoruz. Nasıl mı? Borç yiyerek. Hadi bunlar parasal yiyecekler. Ee, ev bark da yiyoruz; “Kadının tarlasını yemiş, gitmiş herif”. Ayrıca bağ, bahçe diye sıralamaya devam edelim mülk yeme işine. Birinin sahip olduğu ya da sahip olduğumuz parayı, malı ve mülkü yemek üstüne de bizden iyisi yine yok sanki.

Birinden bir şey ödünç istediğimizde karşı taraf pek de gönüllü olmaz ise “N’olcak canım! Arabanı yiyecek değilim ya?” dememiz de ondan. Daha da ilginci, birisi bir eşyasını çok çabuk eskitiyorsa, mesela ayakkabılarını diyelim, “Ne yapıyorsun sen ya? Ayakkabılarını yiyor musun?” diye sorabiliriz. Kısaca sahip olduğumuz eşyalarımızı da afiyetle yemekteyiz. Rüşvet genellikle para. Elbette o da yeniyor. Para değil de manevi kazanç olsa da rüşvet yine yenir. Hem de çatır çutur yenir. Ama o haram! Evet, tabii, çünkü haram da yenir. İki kişiden biri haram yerse, diğeri de kazık yer. Bu şekilde eşitlik sağlanmış olur. Bir de bir haraç yemek vardır ki, dillere destan. Bunların üçü de bir şeyleri, birilerini tüketirken bir şeylere, birilerine kazandırır. Aynı grupta ele alabilir miyiz tam emin değilim ya, oruç da yenir, yani bozulur. Orucun ya da herhangi bir ‘iyi eylemin’ kazandıracağı dinsel, ruhsal ve bedensel yararlar, bir lokma yiyecek ya da ‘kötü eylemle’ ile yok olur. İşte bu yüzden de gâvura kızıp oruç yiyebiliriz. Sadece gavura ama! Sanki Müslümana kızıp oruç yemiyoruz.

Ruhsal, duygusal ya da fiziksel varlığımızı tehdit edebilen şeyleri de yiyoruz. Mesela dayak yedik, yiyoruz ve yiyeceğiz. Ara ara içimizden bazıları meydan dayağı bile yiyor. Kötek, tokat, tekme, yumruk, şamar gibi her türlü darbe, vuruş hareketini de yiyoruz. Bu darbelerin insanlardan gelmesine de gerek yok. Çifte, pati, gaga, boynuz, kafa gibi hayvanlardan gelen darbeleri de yemekteyiz. Hele soyut nesnelerin darbeleri daha da acı bir tat bırakır damağımızda: “Feleğin (veya kaderin) sillesini yedim”,  “Hayatın (veya mutluluğun) tokadını yemiş”. 

Bu bütün darbeler bazen bir nesne aracılığıyla gerçekleşiyor ya, onları da yiyoruz: Kırbaç, sopa, cop, cetvel, terlik; hatta lamba, sandalye, masa, vazo… Canımıza kast eden silahlar da aynı kategoriye ait görünüyor: Kurşun, saçma, kılıç darbesi, bomba… Varlığımızı tehdit edebileceğini sanmak bile yetebiliyor birtakım nesneleri yemek için: İğne, şırınga, serum, aşı

Sözler de aynı zamanda silah ya da bir darbe aracı olabilir, değil mi? Duygusal şiddet diye boşuna mı deniyor? O halde onları da yiyeceğiz: Küfür, laf, sövgü, zılgıt, fırça, paparaLaf yedik mi! Damga gibi yapışır kalır, sökülmez de. Hah, işte o damgayı da yiyiveriyoruz. Bunların hepsi de yiyenden eksiltir, onu azaltır, küçültür.

Ve erkeklik anlayışının köşeye sıkıştırıp yok etmeye çalıştığı, ama başaramayacağı kadının yemek zorunda oldukları: Yürürken, çalışırken, otobüste pandik yer, laf yer kadın. Ya da adamın teki gözüyle bir kadını yer. Bunlar kadını yok etme çabasından ibaret iğrenç davranışlar. Kadınlar, artık harekete geçiyor ve o herifin ayvayı yemesini sağlıyor.

Bizde şiddet aynı zamanda bir ceza anlayışıdır bilirsiniz. O halde sadece varlığımıza karşı bir tehdit hissettiğimizde değil, bir ceza aldığımızda da onu yememiz icap eder: “Altı yıl ceza yedim”, “Müebbet yedi”, “İki yıl yiyeceksin”, “Hüküm yemişti”, “Beş hafta oda hapsi yedi”… Sadece ceza söz konusu olduğunda mı zaman yiyoruz? Hayır: “Yapamam valla, böyle bir iş benim en az üç ayımı yer”. Muhtemelen yapmak istemediğimiz, bizi tüketen bir işten bahsediyoruz bu hallerde. “O herif var ya, altı yılımı yedi benim!”, “Bütün hafta sonumu yedim ya, hiçbir şey yapmadım”.

Futbol da çok ilginç: 22 kişinin bir top peşinde koştuğunu sanıyoruz ama aslında ha bire bir şeyler yiyorlar bunlar… Ortalığa tükürüp durmaları da bu yüzden olabilir: Gol yiyorlar mesela. O takımın taraftarı olarak bu bizim hiç hoşumuza gitmiyor, öfkemizi kusuyoruz. Onlar yiyince niye biz kusuyoruz, onu da anlamadım. Hele ki birisi arada çalım yesin! Sanırsınız en ağır, onur kırıcı davranışa maruz kaldı. Kart bile yiyor bu sporcular! Top ile oynanan diğer takım oyunlarında gol yerine sayı yemekteyiz.

Bir de meteorolojik olayları yeme işi var. Bunlara maruz kalınca aslında bu olaylar bizi yiyip bitirdiği halde şöyle diyoruz: “Yağmur yedim, sırılsıklam oldum be!”, “Arabayla giderken bir rüzgâr yedik sorma, direksiyonu düz tutmak için bayağı zorlandım”.

Nahoşlara devam…

Hakikaten yenmesi düşünülemez bir nesneye daha gelelim: Ben ne bok yiyorum ya bunları yazarak? Gene nasıl haltlar yiyeceğim acaba? Kibar olmak istediğimiz zaman bok ya da halt yerine güzel kokulu, yararlı ve sağaltıcı bir ot, yani nane yeriz. Zavallı nane, böyle bir şeyin yerini tutmak hiç hoş olmasa gerek. İşte böyle kötü bir şey yaptığımızda büyüklerimiz bize bu ifadelerle bağırır, çıkışır. Korkudan hemen bir yalan uyduruveririz, onlar da bu yalanı yerler. Demek yalan, hikâye, bahane, uydurma… Bunlar da yenebilen şeyler!

Ve iki nahoş örnek daha:  Sünger avcısı vurgun yemekten kaçamadı. Komşunun hatırı için çiğ tavuk yemem gerekecek. 

 

Yemeğin Doyumsuz Hazzı

 

Yemek yendiği zaman doğal olarak yiyen kişiye haz verir. Bir tatmin, bir mutluluk duygusu hâsıl olur. Yukarıda bahsettiğimiz hiçbir yeme eylemi, yiyen kişiye bu hazzı vermiyor. Ezme ya da kibir duygusundan kaynaklanan hazdan bahsetmiyorum. Elbette miras yiyen haz duyuyor; şiddet eylemlerinde ise yemek yiyen kişiyi değil, yediren kişiyi hazza sürüklüyor. Ancak bunlar ezici ya da ezik ve kibirli hazlar.  Ben gayet olağan bir haz duygusundan bahsediyorum: Yedim, doydum, sakin, huzurlu ve mutluyum. Bu yediklerim şimdi bana yaşam enerjisi verecek.

Şu ana kadar yediğimiz her şey berbat gerçekten. İfade ettikleri kavramsal dünya olumlu, sevgi ve değer dolu değil: Hiç mi böyle olanı yok?

Var, var. Gerçi ne kadar lezzetli olabileceklerine siz karar verin ama öylesi de var:

O kadar lezzetliydi ki parmaklarımı yedim.

O mendili işleyen ellerini yerim senin ben!

Ciğerini yediğim; çok severim seni.

Gözünü yediğim, dostum, sen olmasan…

Gözünün çapağını yediğim…

Canını yediğim…

Yerim seni, çok tatlısın.

Sabaha kadar yatakta birbirlerini yediler. (Buradaki insan yeme biçiminde ilgili dış organları da yiyoruz tabii)

Denizden babam çıksa yerim!

Bokunu yediğim, ne şirin bebeksin sen!

O kadar ilginçti ki kitabı yedim, içtim.

O pembiş papyonunu yerim senin ben.

Ohhh! Bunları da yazabildim ya, artık ölsem de gam yemem!

 

Evet, gördüğünüz gibi güzel bir ifadede bulunmaya çalışsak bile yine insan, dış organ ya da şey yiyoruz. Sadece bu sefer nahoş bir sonuç yok; biten, tükenen, yok edilen bir şey yok. Yiyen memnun, yenen/yenilen memnun. Lezzet, haz, duygular tavan. Sonuçlar hoş, sevgi ve onur dolu. Yenen şey bok bile olsa! İşin ilginç bir tarafı daha var: Uzun uzun nahoştan bahsettik, ama hoş olanlar anca bu kadar sanki.

Acaba denizden çıkan ‘babam’ memnun olmayabilir mi yeniyor olmaktan? Niye denizden babam çıkıyor? Niye babamızı yiyoruz? Baba yenir mi hiç? Deyimin anlamı halbuki olumlu: Denizden ne çıkarsa yiyebilirsin. Bu deyimde özel bir durum olsa gerek. ‘baba’ kelimesine benzer kökeni farklı başka bir kelime mi vardı? Bunu benzeştirme yoluyla Türkçeleştirdik mi? Bu deyim acaba pek çok balıkçılık terimi ya da balık adı gibi bize Rumlardan mı kaldı? Yani Yunanca veya Latince mi aslında? Belki de başka bir dilden geldi. Ne oldu? İspanyolca ‘baba’ kelimesi, ‘balçık’ anlamına geliyor mesela. Başka bir bağlantı bulamadım ve bu bağlantıyı kesinleştiremedim. Bende şüphe uyandırdı. Biz Türkler her şeyi yemekle birlikte teyze, dayı, anne, yeğen, kardeş filan yemiyoruz görünüyor. Bu sorunun da cevabını askıda bırakmak zorundayım.

---

Anadolu tarihimiz boyunca nasıl olduğunu bilmem ama şimdi, günümüzde ben dahil tanıdığım her on Türk’ten dokuzunun sindirim sorunu var. Sanırım buna çok şaşmamak gerekir. Çok yiyenler obez, ama biz her şeyi yiyen grubuna giriyoruz. Obez diyebilir miyiz kendimize? Bir de bu yediğimiz her şeyin bir de çıkışı var. Nasıl çıkıyor acaba? Bu da başka bir çalışmanın konusu olabilir.

---

Bütün bunlar bir yana, çok eskilerden getirdiğimiz bu içeriksel zenginlik; düşünme biçimimizin, varoluş algımızın, ihtiyaçlarımızın bir ifadesi. Türkçenin kelime sayısı bakımından fakir olduğu ve lastik gibi olduğu, yetersiz olduğu söylenerek dilimiz eleştirilir. Ben hiç aynı fikirde değilim. Bunların hepsinin bir nedeni var ve asıl bunlara yoğunlaşabilirsek kim olduğumuzu anlayabiliriz. Ne kadar eski bir kültüre sahip olduğumuz, ne kadar güçlü olduğumuz, nereleri ne kadar de derinden etkilediğimiz sorularının yanıtları bize çok bir şey kazandırmaz kanaatindeyim.

 

Kaynaklar:

Gülensoy, Tuncer. 2007. Türkiye Türkçesindeki Türkçe Sözcüklerin Kökenbilgisi Sözlüğü. TDK:Ankara.

Meydan Larousse.1969-1973. Meydan Yayınevi:İstanbul

Nişanyan, Sevan. Çağdaş Türkçenin Etimolojisi. https://www.nisanyansozluk.com/. 2021 taramaları

Stachowski, Marek. 2019. Kurzgefasstes etymologisches Wörterbuch der türkischen Sprache. Ksiegarnia Akademicka: Krakow.

TDK online içinde Genel Türkçe Sözlük, Derleme Sözlüğü, Tarama Sözlüğü, Deyimler Sözlüğü, https://sozluk.gov.tr/, Türk Dil Kurumu, 2021 taramaları

TUD, Türkçe Ulusal Derlemi, https://v3.tnc.org.tr/, Mersin Üniversitesi, Çukurova Üniversitesi

UYSAL, İdris Nebi. 2011. “Türkçe Balık Adları Üzerine Bir İnceleme”. Biyoloji Bilimleri Araştırma Dergisi 4 (1): 91-97. (file:///C:/Users/lenovo/Downloads/110-Article%20Text-328-1-10-20190706.pdf)

Yurtbaşı, Metin, 1996. Eş ve Karşıt Anlamlılar Sözlüğü. MEM Ofset:Ankara

Ayrıca çeşitli Latince, eski Yunanca, Arapça, Farsça, Fransızca taramalar

Ayrıca Google aracılığıyla cümle taramaları



[1] Bir eleştiri, bir yerden yere vurma değil, bir saptama yapmaya çalışıyorum. Belki ara ara dalga geçen bir dil de kullanacağım. Bunu da belli sebeplerle yapıyorum. Niyetim Türkçeyi aşağılamak değil: Türkçeye yüklediğimiz değersizlikle kavga ederken göklere kadar çıkardığımız aşırı değeri de en azından bulutların altına indirmek.

[2] Türki diller. Kardeş diller terimini sadece dil ailesi teriminden dolayı kullanıyorum. Eril ve ölümüne bir kardeşlikten çok birbirilerine yakın, birbirlerini seven ama pek de görüşmeyen, kadını erkeği ile birlikte bir kardeşlik anlayışı bana daha yakın.

[3] Bu kelime çeşitliliği ile bunların kaynakları (kökenleri) dahi Anadolu kültürümüzün ne kadar çeşnili ve zengin olduğunu göstermeye yeter bir kanıt olarak görülebilir. Yemek gibi temel bir insan ihtiyacının bu kadar çok olması ve bu kadar çok farklı kökenden kelimeye sahip olması öyle her dilin başına gelen basit bir şey değil: Fransızca kökenli ‘ordövr’, ana yemek dışında yenen anlamında hors d’œuvre’den; yine Fransızca kökenli ‘tabldot’, ev sahibinin sofrası anlamında table d’hôte’tan, Arapça kökenli ‘gıda’; aynı anlamda gida’dan; yine Arapça kökenli ‘nevale’, aynı anlamlı nevala’dan, ve yine Arapça kökenli ‘zıkkım’, cehennem ağacı anlamında zakkum’dan; Farsça kökenli ‘meze’, tadım ve tat anlamında maza’dan, yine Farsça kökenli ‘zerzevat’ sebze anlamında sabzi ile Arapça çoğul eki –at’tan geliyor. ‘yemek’, ‘aş’, ‘besin’, ‘azık’, ‘ekmek’ ise, her ne kadar biçimleri az buz değişmiş olsa da Eski Türkçe’den beri varlıklarını koruyan kelimeler.

[4] Görünüşe göre eylem olarak “yemek” kelimesi, sahip olduğumuz yazılı kaynaklara ve kardeş dillerdeki biçimlerine göre eskiden beri var. Orta Asya’dan getirdiğimiz Türkçe kökenli bir kelime. Bildiğimiz sindirmek üzere yemek anlamının aynı sıra öldürmek anlamına da geliyormuş (Gülensoy, 2007; Nişanyan, 2021; Stachowski,2019).

[5] TDK Sözlüğü bir şekilde çiğneyerek yutmayı “yemek” olarak sınıflamış olsa da çiğnemeden yutmanın da yemek olabileceğini biliriz. Mesela muhallebi. TDK Sözlüğünün ikinci anlama yönelik verdiği anlamlar da uzun uzun tartışılabilir. Ben bu makalede yemek eyleminin birinci anlamını “Sıvı olmamak kaydıyla bir besin kaynağını, herhangi bir şekilde (çiğneyerek, çiğnemeden, kemirerek, emerek, söğürerek…) sindirmek amacıyla üzere gövdeye almak” şeklinde anlıyorum. Sonuç itibarıyla yılan da yiyor, kurbağa da; bebek de yiyor, bazı bitkiler de yiyor.

Açıkçası TDK’nın neye göre ve nasıl bir anlam sınıflandırması yaptığını çok önce de anlayamamıştım, hâlâ da anlayabilmiş değilim. Hatta emilmek anlamındaki “cildin kremi yemesi” de başka bir tür yemek. Bu ve diğer bazı anlamların sözlükte yer almaması ayrıca bir eleştiri konusu. Bu eleştirilerimi ifade edip geçmenin yetersiz olduğunun farkındayım, hepsini bir başka çalışmaya saklı tutacağım.

[6] TDK ya da resmi kabul edilebilecek kaynaklarımız dışında bir tarama daha yaptım. Daha doğrusu yapmak zorunda kaldım. Çünkü bu kaynaklar tamamen yetersiz kaldı. Yaptığım taramalardan biri Türkiye Ulusal Derlemi (TUD) üzerinde. Mersin ve Çukurova Üniversitelerinin bir çalışması. Derlemin (corpus) ne olduğunu anlatmak için bu örnek üzerinden gidelim: Yazılı ve sözlü metinlerden (1990-2013 arası bir tarama ile elde edilmiş bunlar) alınan 50 milyon cümle. Sözcüğü sisteme veriyorsunuz ve ister yazılı ister sözlü metinlerde nasıl kullanıldıklarını, kaç kez kullanıldıklarını (frekans) bunun yanı sıra nasıl bakacağınızı bildiğiniz zaman onlarca bilgiye erişebileceğiniz bir veri tabanı. Çalışmayı yapanlara, veri sağlayanlara yürekten teşekkür borçluyum. Hiçbir dil araştırmacısı bu kaynağı es geçerek herhangi bir yorum yapamaz. Ben bu elinizdeki basit çalışma için toplamda 2000 kadar veri gerişini inceledim. Bunu sadece “yiyor”, “yer” ve “yedi” kelimelerini tarayarak yaptım. Yani aslında bundan çok daha fazlasını da bulabilirdim. Ancak 2000 veri girişi benim için yeterli bir gösterge. Ayrıca TUD’da bulamadığım bazı ifadeler için (mesela ‘evimi barkımı yedi”) Google gibi arama motorlarında da taramalar da yapmak durumunda kaldım. Bu taramalarla elde ettiğim cümle sayısı 100 dolayında kaldı.

Yeri gelmişken, bir dipnotun alakasız bir paragrafı ile olsa TDK’yı kınamak istiyorum.  Bu kurumun böyle bir derlemi TUD’dan çok önce üstlenmiş ve çok daha geniş kapsamlı (tarihsel olarak da, içerik olarak da), sürekli güncellenir bir hale getirmiş olması gerekirdi. Gerçi daha eş ya da zıt anlamlılar sözlüğünü dahi yapamamış. Onu geçelim diyelim, çok çalışma ister, Derleme-Tarama Sözlüklerini tümüyle internet ortamına aktaramamış bir kurumdan bunu beklemek zor. Olsun, yine de ifade etmiş olalım. Belki böyle bir veri tabanından sonra belli bir sözlük maddebaşı sistematiğine de karar vererek daha içerikli ve gelecekli bir sözlük yazımına da önayak olabilir. TDK’ya da hiç olmazsa en kısa sürede TUD üzerinde derin araştırmalar yapmasını ve en azından kendi bariz hatalarını düzeltmesini tavsiye ediyorum. Böyle bir çalışmada dahi bazı şeylere ulaşabilmek için Meydan Larousse’a başvurmak zorunda kalmak bence çok acı (Meydan Larousse kötü diye değil, haşa, çocuk ve gençlerimiz bugün bu esere ulaşamadıkları için). Utanç içindeyim (Genel internet sitelerinde de dil ve kavram içeriklerine dair bilgilerin bulunmaması ayrı bir tartışma konusu olsa gerek, hakikaten biz Türkler, neredeyse “Adem ile Havva da Türkçe konuşuyordu” diyebileceğimiz halde dilimizle dilbilimsel açıdan neden uğraşmıyoruz?).

[7] “hayat yemek” ve “ömür yemek” arasında bir fark hissediyorum burada: Hayat derken daha çok mal mülk, ömür derken ise duygu ve ruh ön planda gibime geliyor. İşin ilginç yanı “Yaşamımı yedin” diye bir şey hiç demiyoruz. “hayat” Arapça, ömür de öyle. Yaşam ise Dil Devrimi ile dilimize yeni giren bir sözcük. Bunların hepsi de hâlâ yaşıyor, hâlâ hayattalar ve ömrümüze ömür katıyorlar. Eski Türklerin ne dediğini ise bilmiyorum. “Yaşamak” eylem olarak oldukça eskilere kadar görülebiliyor. Peki, ‘yaşam’ yerine ne kullandık Müslüman olana kadar? Ben yazılı bir kaynağa ulaşamadım. Bu soruyu da askıya koyuyorum.

5 yorum:

  1. günaydın deniz hanım. blogunuz ve yazılarınız çok güzel. akıcı ve kolay okunuyorlar. sanki sohbet tadında. duygularınızı çok güzel ifade ediyorsunuz gerçekten. umarım devam edersiniz yazmaya.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Nazik sözleriniz için teşekkür ederim. Niyetim var devamını getirmeye. Sağolun...

      Sil
    2. günaydın deniz hanım. bloğunuza ABONE OL kısmını da eklerseniz çok sevinirim. takip etmek isterim sizi.

      Sil
    3. Takip butonu açık Mehmet bey. Sanırım teknolojik bilgim sizin talebinizi karşılayamayacak. Takipçim olursanız haber aldığınızı biliyorum sadece.

      Sil
    4. günaydın deniz hanım, ABONE OL kısmı takip kısmından daha farklı bir şey. bunda mail ile kaydoluyorsunuz ve sizin yeni postlarınız olduğunda mail ile gönderiliyor.

      Blog abonelik Gadgetini nasıl kuracağız ;
      Blog panelinize giriş yapın.
      Yerleşim → Gadget ekle → Abonelik bağlantılarını seçip kaydedin. Gadgetin eklendikten sonraki görünümü “Abone Ol”
      E-posta ile takip et Gadgeti.

      Sil