Yoldayım ben, az sonra döneceğim
size!*
Deniz Kıırmsoy Denge**
Bu sefer size bir mektup yazacağım sevgili okurlar. Çünkü yollardayım. Hem de heybemle çıktım yollara. Tarama, araştırma ve derin düşünceye
ayırabilecek zamanım olmadı. Öyle yollar ki bu çıktıklarım hem toprak, hem
deniz, hem hava; hem atom, hem gezegen, hem uzay; hem hayat, hem ölüm; hem iş,
hem çaba, hem emek; hem biçim, hem yöntem, hem yordam; hem fikir, hem ruh, hem
de zihin[1]…
Sanki her şey. “Göç” için seçtiğim yol
kelimesine dair bir araştırma sürecine giremedim ama pes etmek yok elbet. Bir yol ararken bir cin, bir fikir
getirdi:
Yapay zeka kurtarır belki bu sefer beni, dedim. Chat GPT ile
muhabbet ettim. Dök bakalım, dedim ChatGPT’ciğim. “İçinde yol geçen her şeyi bir dök”.
Yaklaşık 600 ifade döktü bana. Bunları listeledim. Benzeş olanları
ayıkladım, eledim, toparladım. Ara ara diğer kaynaklarımla destekledim 350
kadarı kaldı geriye. Sonra da yapay zekaya, bunları kategorize de edebilir
misin, diye sordum, onu zorladım, yapamadı, karıştırdı. Ben de listenin başına
geçtim oturdum, ayıkladım, sınıflamaya çalıştım. Kısaca GPT; içinde yol geçen
deyim, deyiş, ifade, laf ne bulabilirse döktü. Bunların bir kısmı
sözlüklerimizde var, bir kısmı da dilimizde, zikrimizde[2].
Başka bir deyişle bazıları yerleşik deyim bazıları da anlık yazılıvermiş,
ChatGPT de yakalayıvermiş, önüme döküvermiş.
Yazıma, deyim ne demektir ve deyimlerin toplumsal açıdan ne
ifade ettiğini bir özetleyerek ve bunları tartışarak başlamak istiyorum. Bu
bölümü sizler için “Ne dedi, nasıl dedi, niye dedi?” adı altında toparladım.
Ardından “Başından Sonuna Yol” bölümünde bu deyimleri sınıflama denememi
okuyacaksınız. “Yolu yarattığımızı ve o yolda yürüdüğümüzü sanmak!” bölümünde
Türkçe konuşurların yol ile kurduğu
ilişkiyi değerlendirmeye çalışacağım. “Başkasının benim için seçtiği yol” adlı
son bölümde ise konuyu; yolu seçtiğimiz,
seçtiğimizi sandığımız, seçmemize neden olan koşullar ve bize yol seçtirten
zorlamalara kadar getirmeyi hedefledim.
Ne dedi, nasıl dedi,
niye dedi?
Dile dair her terim gibi ‘deyim’ terimi de mutlak bir tanıma
sahip değildir aslında. Bilimsel bir çalışma yapmak üzere kolları sıvadığımızda,
bir tanım olmaksızın hareket edemeyeceğimiz için her bilim dalı kendine göre
bir tanımlama yapmış. Bunlara bakıp şu anki çalışmam için özel bir tanım yapmak
durumunda kaldım:
Birden fazla kelimenin, duygusal
ve düşünsel etkiyi arttırmak amacıyla, herhangi biri tarafından bir araya
getirilmesiyle oluşmuş, en az bir ögesi yan ya da dış anlamıyla kullanılmış
dilsel ifade. Bu ifade; oluşturulma
anındaki etkisi toplumsal olarak kabul edilirse sözlü dil aracılığı ile çok
hızlı bir biçimde yayılır ve dile yerleşir[3].
Tanımda, altını çizdiğim ifade üzerinde kısaca durmak
istiyorum: “Düşünsel ve duygusal etkiyi arttırmak”. Kısmen şiirsel, kısmen
vurucu, bazen ezber bozucu anlam oyunlarıyla kurulan bu ifadelerin etki amacı
nedir? En küçük insan grubunda düşünelim. Mesela bir anne, söz geçiremediği ergen
kızı üzerinde etki yaratmak istiyor: “Kollarını kavuşturup öyle durma, kısmetin
bağlanır” diyor. Kısmet iyi bir şey (iyi kader gibi algılanmak koşulu ile),
bağlanmak kötü. Ürkütücüdür bu, özgürlüğünden yoksun kalmak hissini
uyandırıyor: iyi bir şeyi bağlamak... Kısmetinin iyi olmasını dileyen kız,
bağlanmak gibi bir eylemle irkiliyor ve kollarını açıp indiriyor [4].
Kadın “aç kollarını, indir aşağı” dese bu kadar etkili olmaz[5].
Şimdi çok daha geniş topluluklar üzerinden düşünelim. Yöneticiler halkı
etkilemek istiyor. Ahlaki, dini, yasal sistem kuruculardan bahsediyoruz.
“Arkadaşlar bize destek olun, bize inanın” diyecekler. Kim tabii tabiii der
buna? Kimse. Ama deyimler, atasözleri, şiirsel ifadeler ve hikayeler girdiği
zaman işin içine!? Binlerce yıl öncesini düşününce daha makul görünen bu üslup,
yani hitabet sanatı bugün etkisini yitirdi mi? Bence yitirmedi. Şaşırtan,
çarpan, ezber bozan vb. kelime kullanımları aracılığı ile ilgili kişi ya da
kurum, toplumu daha rahat yönetebiliyor. O halde bu çeşit bir etki, insan
gruplarında bir ihtiyaç. Deyimler, varlıklarını bu etki arttırma ihtiyacına
borçludur[6].
Deyimler de karşı tarafta etki arttırma ihtiyacından kaynaklanır
demiştik. İhtiyaçların türleri artabilir tabii. Bir nüansa dikkat çekme ve bunu
vurgulama, yaratıcı olma, hükmetme ve yönetme, gizli dil oluşturma gibi pek çok
ihtiyaç sebep olur buna. O halde deyimlere bakarak bu ihtiyaçları da belki
görebilir ve analiz edebiliriz. Hele kalıcı bir deyim ise bu, o ihtiyacın hâlâ
varlığına işaret edebiliyorsa dil aracılığıyla sosyolojik, sosyo-psikolojik, tarihsel
ve hatta psikolojik süreçleri ya da durumları başka bir gözle de
değerlendirebiliriz.
Bazı deyimler yaratılış hikayelerini de birlikte taşır.
Bunlardan en bilineni Şeyh ile Derviş arasında geçen bakla hikayesi: Şeyhin
yanında işlerini yaptırdığı, sürekli beraber olduğu, birlikte düşündüğü bir
derviş varmışmış. Derviş çok nitelikli bir adammış ama durmadan küfür edermiş.
Artık Şeyh dayanamış, ona bir bakla vermiş, bunu dilinin altına yerleştirmesini
ve sadece geceleri uyurken ya da cevap vermesini istediği zaman çıkarmasını
istemiş. Derviş yapmış tabii, Şeyh bu! Uzun zaman bu şekilde sakin ve küfürsüz
birlikte çalışmaya devam etmişler. Bir gün Şeyh’in tepesini attıran bir olaylar
zinciri sonunda Şeyh, Derviş’e dönüp “Hadi bakalım çıkar şu baklayı ağzından”
demiş. Bu olaydan sonra Derviş, küfürlü küfürsüz bir şey söylemek istediğinde Şeyh’ine
dönüp “Çıkarayım mı ağzımdan baklayı?” diye sorar olmuş. Kendimizi zorla
susturduğumuz, birinin bizi baskıyla susturduğu, bir şey söylemek üzere
kıvrandığımız sıralarda karşımızdaki kişi bize çıkar artık şu baklayı dediğinde
rahatlamayı işte böyle öğrenmişiz. Bu yerleşmiş deyim yerine “Ne söyleyeceksen
söyle artık” dese boş, soğuk ve anlamsız kalıyor; yaratılmak istene duygusal etki
ihtiyacını düz bir ifade kesinlikle karşılamıyor.
* * *
O halde hadi bakalım: Sözlükleri de aşarak elde ettiğim veri
tabanında, içinde yol kelimesini
barındıran deyimlere baktığımızda ne tür sorularla karşılaşacağız ve bunlara
cevap verebilecek miyiz?[7]
Başından Sonuna Yol
Son bir yıldır girdiğim
yol beni çok mutlu ediyor. Aynı zamanda beni, kendi yolumdan gayrı düşürdü. Hayatım boyunca yol arayışım sürmüştür. Sıklıkla yoldan çıktım, yeni yollara
saptım. Tek yol, hiç bir zaman
bana göre olmadı. Yürürken bile aynı yoldan
gitmeyi sevemedim.
En sevdiğim yol, patikalar
ve keçi yolları oldu. Doğada akan su yollarının hepsinin pi sayısı ile
bağlantılı olması beni hayretlere düşürdü. Su, matematiği nasıl biliyordu?
Sokaklar yeşilse sevdim; karayolları, bulvarlar ve caddeler
beni boğdu. Bisiklete âşık oldum. Bisiklet
yollarına adadım hayatımı. Hem bunlar şehrin vazgeçilmezi olsun, hem de ben
mümkünse ölene kadar bisikletimin üzerinde her
tür yolda olayım istedim.
Böceklerin, kuşların, hayvanların
yollarına takıldım. Dikkatimi alamadım bu yollardan. Sonra uzayı ve sonra
da atomu ve parçalarını düşledim. Her
şeyin bir yolu vardı.
İnsan hem içinde, hem aklında, hem yüreğinde; evinde, ev
çevresinde, kentinde, kentler arası, ülkeler arası, dünya dışı! Hep yollarda...Oğlum bir yurtdışı
yolculuğu yapınca uçak hareketleri haritasına bakmıştım. Sanki havada 1er
santimetre arayla bir uçak vardı. Ankara Kızılay’da yüksek bir yerden
bakmıştım; her sabah akan insan selini gördüm.
İçe yolculuklarım oldu. Kâh karanlık ve fırtınalı, kâh neşeli
ve güneşli. Huzurlu ve durgun bile olsa yol
yürüdüm içimde. Hepsi uzun, hepsi de meşakkatli. Bazıları denizin dibine
yolculuk gibiydi, bazıları ise
gökyüzünde bulutların üstüne yollar.
Dışa yolculuklarım oldu. Yol
aradım, yol buldum, yol kaybettim, yol kayboldu, yol keşfettim, yol sordum,
yola gönderdim, yoldan aldım, yola verdim.
İçim ve dışım arasında da yollar vardı. Gençken sorduğum
sorular arasında şunlar vardı mesela: “Geleceğim için nasıl bir yol seçmeliydim?”, “Seçtiğim yolu güvenli kılmak için neler
yapmalıydım?”, “Yanlış yolda mı
ilerliyordum?”, “Yolum çizilmiş miydi
benim?” ve daha fazla soru… Her anlamda yolsuz
da kalmıştım bazı zamanlar. Bir kadın olarak ahlâk sınırlarına isyanla “Yollu da olurum, size ne! Yolsuz olmaktan iyidir” dediğim zamanlar
da oldu.
Hepsinde yolumu
kapatanlar, yolumu açanlar, yolumu
aralayanlar da oldu elbet. İyi ki varlar. Yol kapatanlara da eyvallah.
Olmasalardı yolda kalırdım, kaldığım
yolu açamazdım. Yolun sonuna geldiğimi
sandığım ama daha yolun başında olduğumu
anladığım anlar da az değil, ne diyeyim. Garip çelişkilerdi.
Yorumlara devam edebilirim. Çünkü deyimlerin sanırım yarısını
ancak kullanabildim. Çerçeveyi sunmak için bu kadarı yeterli olmalı diyor ve
değerlendirme bölümüne geçiyorum.
Yolu yarattığımızı ve o yolda yürüdüğümüzü sanmak!
Yol, Türk algısında “her şey” anlamına
geliyor, demiştik. Fakat her kelimenin doğuş hikayesine, insanın soyutlama
becerisini ne zaman kazandığına, bunu nasıl geliştirdiğine dayalı verilere göre
değerlendirdiğimizde ilk başta kesinlikle böyle değildi. Yol, sadece yoldu.
Avlanmak için, toplamak için, iklim ve coğrafyanın getirdiği zorunlu koşullara
uygun hareket etmek için var olan yol,
ilk başta kesinlikle sadece yolun
kendisiydi.
Yolun devamını, nasıl anlam
genişlemesine uğradığını; bunların ne zaman, ilk başta hangi yönde, neden gibi
sorular eldeki verilere göre tam olarak bilinemese de tahmini olarak şöyle bir
kurgu yapabilir miyiz acaba? Yol, yoldu.
Muhtemelen çeşitleri vardı. Toprak, kum, çakıl, taş, kayalık, sulu, bataklık,
kuş yolu, böcek yolu, av hayvanlarının yolu gibi. Bunların biçimleri vardı:
kıvrık, düz, dik gibi. Bunların kolaylık ve zorluk derecesine göre
gruplanmaları vardı: zorlu, imkansız, dümdüz, kolay gibi. Karada, havada, suda
ve muhtemelen gökyüzünde de yollar vardı:
Güneşin, ayın yolu, yıldızların yolu gibi. Belki adlandırılmamıştı hepsi. Ancak
mantıken olması gerekir. Çünkü ,hayat bunların üzerinde dönüyor,
döndürülüyordu. Bunlar somut olan ilk yollar. Yani aslında her şey baştan vardı
sanki. Sonra, insanın soyutlama becerisi geliştikçe[8]
bu yol yeni yollara girdi:
yol; gelecek
oldu, kader oldu, ölüm oldu:
“Yolun açık olsun”, “Senin başka yolun yok”, “Yolu buraya kadarmış!” …
yol; yordam
oldu, yöntem oldu:
“Bunun bir yolunu arayalım”, “Bunun yolunu birilerine sorsak?”
yol; yürünen, yapılan
iş oldu, gerçekleştirilen plan oldu:
Her şey yoluna girecek, merak etme; İşler yolundan
çıktı (daha kötüsü raydan, yani tren yolundan çıktı?!)”.
yol; harcanması
gereken çaba oldu, emek oldu:
Birinin yolu zor, berikinin yolu çok ağır, ötekinin yolu bataklık.
yol; durum
oldu, hal oldu, şimdiki zaman oldu:
Ne alemdesin, her şey yolunda mı?
yol; karar
oldu, seçenek oldu:
Başka yolumuz kaldı mı? Tek yolumuz var.
Yol, bu örneklerdeki gibi bazen sadece
bir anlam taşıdı, bazen de bu listedeki iki, üç, dört anlamı birden taşıdı[9].
Yol almak
mesela. Araçla da yol alırsın, işinde de yol alırsın. Planlarında,
fikirlerinde, bilginde, deneyimlerinde yol alırsın. Kısaca ilerlersin. İster
somut yollarda, ister soyut.
Yol seçmek
mesela. Bir karar aşamasını ifade ederse soyutlanır, hakikaten çatallaşan bir yolda levha yoksa seçim ise somuttur. Seçme
şansı kalmamış bir yol ayrımı kadere
denk gelebilir. Seçilmiş olan bir yol ise
hedeftir. Belki de sadece bir iş vardır ortada; yol, yordam olur, yöntem olur.
Bu karmaşık yol
halleri bana şunu düşündürttü. Yol,
hem var sayabiliriz hem yok sayabiliriz.
Hem var olan yollardan yürüyoruz, hem
yolumuzu çizip yeni bir kader
yaratabiliyoruz, hem de yoldan çıkabiliyor,
fakat her ne hikmetse yanlışlıkla, tesadüfen, korkunç bir olay sonucu düştüğümüz yol sayesinde yeni bir yola
girme fırsatı yakalıyoruz.
Bu veriler elbette Türkçe üzerinden yapıldığına göre Türk
algısını yansıtıyor[10].
Yol hem var olan, ama aynı zamanda yok olan bir yol. Başka bir deyişle hem
çizilebilen, hem kişi tarafından yaratılabilen, hem izlenebilen ama bir yandan
da Tanrı, doğa ve benzeri bir üstün güç tarafından zaten çizilmiş olan bir yol.
Garip, bulanık, sisli ve sanki anlamsız, bir yandan da çok açık, etkili,
önemli, gerekli?! Öte yandan sayısal olarak çok yüksek bir sayıda deyimsel
kullanım. Yani hepsi tek tek duygusal ya da düşünsel bir etki uyandırma ihtiyacına
yönelik. Ne etkisi? Neden bu kadar çok deyim?
Acaba insan[11]
türü, bir yolu olduğunu sadece sanan
ama sonunda hep birlikte hep aynı yolda
kalan bir canlı türü mü? Kendine yol
çizen (ya da yol çizdiğini sanan),
o yolu doğru bulmadığı zaman başka
bir yol arayan (ki aslında yol yok,
çizmesi lazım), çeşitli sebeplerle
bazen o yolu kaybeden, yolu göremeyen; kör, topal ya da sağır yollara sapan,
yola girmek için sağa sola soran, yolda kalan?! Bir de yollu yolsuz
ikilisi dikkatimi çekti burada. Yola sahip olup ya da yolunu kaybedip yollu olan, yolundan çıkıp etik dışı bir
yola sahip olup yolsuz[12]
olan?! Nasıl bir ihtiyaç bu? Nasıl bir adlandırma? Nasıl bir etki yaratma? Yol bir yalan mı, sanrı mı, ihtiyaç mı,
teselli mi yoksa gerçek mi?
Başkasının benim için
seçtiği yol
Buraya kadar genel anlamda bir yoldan, bu yolu seçen, giden,
değiştiren insandan bahsettik. Bir de o kişi ya da grubun dışından yol veren bir başkası ya da başkaları
gözünden bakalım.
Biri, bir şey yapar ve başka bir şeye yol açar. Patron çalışanına yol
verir. Adam, kızını bir yola iter;
arkadaşı X’i yoldan çıkarır, en iyi
dostu berikini yarı yolda bırakır;
beriki birinin yolunu keser, kapatır,
tıkar…
“Ben” dışında, yoluma
çıkan insanlar, olaylar, durumlar, nesneler de yoluma karar veriyor.
Görünüşe göre yol,
geniş üst anlamıyla insan için hayat demek. Hayata dair ister inanç, ister iş,
olay, durum ya da nesne ve kişi olsun her şeyi kapsıyor. Bu hayatta eğer kişi
olarak ben seçme hakkına sahipsem kendi yolumu
yapabiliyorum (muyum?), başkalarının ya da başka şeylerin de benim yolumu seçme durumu az değil gibi
görünüyor (Burada “mı?” diye soramıyoruz bile).
* * *
Tarih boyunca insan, tıpkı diğer canlılar gibi hep hareket
etmiş. Kimi zaman sadece daha iyi yaşam koşulları ya da başka yaşam koşulları
bulmak için, ama çoğunlukla zorlu iklim şartları ve coğrafi koşullar için bunu
yapmak zorunda kalmış. Bazıları ise, bize bıraktıkları eserlerden anladığımız
kadarıyla keşif yapmak istemiş. Seyyah olarak, araştırmacı olarak, meraklı
karakterler olarak dolaşıp durmuş ve bilgilerini bizlerle paylaşmışlar. Başka
insanlar, kendilerini sağa sola atan savaş gibi sebeplerle başka yerlere
göçmüş. Askermiş, savaş bitmiş, dönmemiş, dönememiş; hatta savaşın bittiğini,
bitiş tarihinden 20 yıl sonra filan öğrenmiş olanlar mesela. Sonra 20. yüzyıl
hikayelerinden yol arayışları, yollara düşmeler.
Mesela benim aileminkini alalım: 1933’te ailem (babaannem,
dedem ve en büyük çocukları halam ile birlikte) Kırım’dan zorla göç ettiriliyor.
İstanbul’a benim ceviz kabuğu adını verdiğim deniz araçlarıyla Karadeniz
üzerinden geliyorlar. Yolculuk, bir kaçış hikayesi ve tehlikeli. Babam, ailenin
Anadolu’da ilk doğan çocuğu olarak dünyaya İstanbul’da geliyor. Mülteci
Kırımlılar, hep olduğu gibi Türkiye’nin dört bir yanına yerleştiriliyor. Bu
seferki en büyük yerleşim yeri Eskişehir. Bizimkiler Ankara Cebeci’ye. Annem
ise, bir Alman vatandaşı olarak dünyaya geldiği Braunschweig’dan laborant
olarak mezun olup çalışmak üzere İsviçre’ye gidiyor. Ailenin Anadolu’da doğan
ilk çocuğu babam mimar-müteahhit-mühendis olarak Yıldız Akademi’den mezun olup
Türkiye’ye kızdığı için İsviçre’ye gidiyor. Annemle orada tanışıyorlar. Büyük
aşk, İstanbul’da nikah dairesinde son buluyor. İkisi beraber Ankara’ya
yerleşiyorlar. Kısmen mecburi kısmen seçimli bir karar vermişler. Yollarını
seçiyorlar, koşullar onlara yol seçtiriyor. Şu yollara bakın. Kilometreler
kilometreler… Bu hikayede kısmen zorla yerinden edilme var, kısmen tıpkı mesela
1 milyon yıl öncesinde olduğu gibi yaşam koşullarını iyileştirmek var, kısmen hayatın
getirdiği acı sürprizler var; tesadüfler, boyun eğmeler, teslim olmalar gibi
içten, tüm bedeniyle kabullenmeler var. Elbette tercihler de var.
Orta genişlikten de örnekleyelim. Yine kendi hayatımdan
olsun. Datça, küçük bir tatil kasabasıdır. Son 3 yıl içinde inanılmaz bir kira
artışı sahnesine tâbi oldu. Buraya gelen memurlar dahi tutunamıyorlar. Doktor
kalamıyor, öğretmen kalamıyor. Yıllardır burada yaşayıp sanat, kültür için
yaşayan ve üretenler; yaşlı, emekli, engelli kiracılar belli bir kişinin
zorlaması ile değil belki ama garip bir zorlama nedeniyle göç etmek zorunda
kalıyorlar.
Tarih sayfalarında çok ağır göç hikayeleri bulunuyor. Tercihli,
zorunlu ya da zorla olsun göç, tüm dünyanın her daim sorunuydu. Bunların
dökümünden tarihçiler, sebeplerini araştırma ve analiz etmekle de külli bir
şekilde entelejensiya sorumlu. Haddimi bilerek kişisel fikirlerimi saçmayacağım
bu çalışmaya. Ancak dil açısından baktığımda, yolla ilgili deyimlerin ve
kelimelerin ötesine berisine gelen sıfatlara yoğunlaştığımda şunu söylemek
isterim: Yol, içeriği ne olursa olsun hiçbir zaman kolay değil. Sadece
kolaylaması mümkün. Düz bir yol bazen
“pratik” anlamına gelebiliyor; ama sıkıcı, uyutucu, bayıcı anlamına da
gelebiliyor. Yolu hafiflemek, yolu
rahatlamak, yolu açılmak, yolu genişlemek var. Bunlar da bir nebze iç açıcı,
tatlı ifadeler gibi gelebilir. Ama yolun
zor olduğunu da ifade ediyorlar. Ağırdı ki yol hafifledi, kapalıydı ki yol
açıldı, dardı ki yol genişledi
vb.
Yol, sanki varoluş. Kısa
yol var mı gerçek hayatta? Canlı da olsa cansız da olsa hayat galiba sadece
yolda olmak. İnsan da hep yolda. Hiç
evinden çıkmasa da yolda bir şekilde. Hareket edemiyor bile olsa yolda.
Yerleşik tanımını hakikaten tartışabiliriz. Çok az kültür
için yerleşik sıfatını kullanabileceğimizi düşünüyorum. Kendi ülkemize
yoğunlaşalım:
30-40 yıldır aynı binada oturan bir aileye denk gelebiliriz
belki. Sanki yollarda geçiyor ömrümüz.
İki-üç kuşaktır aynı yerde yaşayan pek azdır. Herkes bir yerden bir yere
gelmiş. Kadınlar Anadolu’da yolculuk etmez sanıyoruz. Ya kız verme öte diyara;
savaşlardan, zorlu koşullardan, zorunlu göçlerden kalan evlatlıklar? Şöyle bir
son 300 yıl desek bence kadınlar, erkeklerden daha fazla yollarda görünüyor.
Bir de şu örneği paylaşmak istiyorum sizinle, ülke
gerçeğimizi biraz da o yönden bakmak için. Hiç yerinden kalkmadan, hiç yer
değiştirmeden 3 ülkede yaşamış olan bir insan sizce mümkün müdür? Osmanlı
Devleti, Hatay Cumhuriyeti ve Türkiye Cumhuriyeti desem? Bir arkadaşım
üzerinden öğrendim bu hikayeyi. 2000’lerdeydik ve anneannesini anlatıyordu. Bu
kadın hiç yola çıkmadı belki, diyelim ki sokağa da çıkmadı. Onu ve bölgesini
yönetenler açısından 3 kez yolu değişmiş.
***
Kısaca şöyle bir toparlayalım: Yol
kelimesinin deyimlerine baktığımızda ilginç bir sonuçla karşılaşıyoruz: Türkçe
konuşurun fikrinde somut bir yol var,
fakat soyutlanınca varlığı ile yokluğu birbirine karışan bir yol ortaya
çıkıyor. Yol hem var, hem yok. Soru şu: Türkçe konuşuru bu bulanıklığa belli
bir ihtiyaç yüzünden mi sahip acaba? Yoksa gerçekten yol hem var hem yok mu
soyut anlamda?
Zorunlu koşullar sebebiyle göç, zorla
göç, zorla yerinden etme neden bugün bu kadar büyük bir sorun? Bunun neden bir
yolu bulunamıyor, yoksa bulunmuyor mu? Dilsel açıdan bunu açıklamak mümkün mü?
Bu anlam bulanıklığı acaba bu tür kilitlenmelere, durmalara, çözümsüzlüklere
olanak mı tanıyor? Kendi yolunuzu kendiniz bulun denebilir mi bu kitlelere?
Halbuki bugünkü sosyal devlet sistemlerinden önce bu, kısmen de olsa
denebiliyordu. Çünkü o zamanlar toplumcu bakış açısı vardı. Acaba o dönemlerde
yol ile ilgili deyimler, yine de bu kadar olumsuz anlam yüklü müydü? Bu yükler
artıyor mu? Yoksa azalıyor mu? Maalesef bu verilere tarihsel sıralama ile
ulaşamadığımız için yanıtsız bırakmak durumundayım. Cevapsız kalsa bile bu
soruların düşünce üreten zihin ve bunu eyleme dökme bağlamında dikkate alınması
gerektiği çok açık.
* * *
İnsanın yol ile ilgili deneyimleri
bitmeyecek görünüyor. Dijital çağ dahi bunun önüne geçemeyecek. Bugün dijital
göçebelik adı altında çeşitli işler yaparak yollarda yaşayan, ucuza yıllık tren
biletleri alıp tren yolculuklarını kendilerine ev ya da yuva yapan insan sayısı
gittikçe artıyor. Seyyah içerikleri üretmek için yollara çıkıp görüntüler
paylaşanlar bir yandan, diğer yandan başka amaçlar için de yolculuklara
dökülenler var. Dışarıdan hoş görünen bu seyyahların sağlık, güvenlik, refah,
sınır aşımı, beslenme açısından yaşadıkları sorunlar az değil, ekranda hoş
görünüyorlar çoğunlukla. Yollarda insan arasında karışıp yeniden yollara
dökülme, hastalıkların yayılmasını da beraberinde getiriyor. Gezegende nüfus
artıyor, yerleşebilecek alan sayısı azalıyor, daralıyor. Sonuçta seyir
halindeki yaşam alanları artıyor; en moderninden en toplama biçimlisine kadar
karavan modelleri her tür yola gidiyor.
Dünya yüzünde çeşitli gerilimler artıyor, savaşlar çıkıyor; açlık, kuraklık,
susuzluk ve felaketler insanın yer değiştirmesine hâlâ sebep oluyor. Bu nüfus
artışıyla birlikte belki de sorunumuz yol değil yerleşiklik olacak. Sağlıksız,
tehlikeli, sorun çıkaran sosyal problemler yerleşiklerin arasında çoğalacak.
Yeni kanunlarla, yoldakiler için bir asayiş ve ulusal ya da uluslararası hukuk
sistemi gelişecek. Aynı şekilde deniz yolculukları da ev olabilir artık. Kısa
zamanda hayatımızın içine girmiş olacağını düşündüğüm ve havada yol almamızı
sağlayan aygıtlarla havada yaşam bile belki söz konusu olacak. Bir de uzay var
elbet. Mars’ta yaşam? Böyle bir yol girecek olağan yaşantımıza. Sanal
yolculuklardan hiç bahsetmiyorum. Sanal ile gerçeğin birbirine karışması da an
meselesi değil mi? Hele bir de insanın hikayeden yana olan güçlü eğilimi düşünüldüğünde?
Sanki devletlerin hizmette de, bütçede de iflas edeceği vakitleri çağrıştırıyor
bende. Başka sistemler mi gelişmeli?
Bakalım dil, bunları nasıl alacak?
Nasıl evirecek? Yolun soyut tarafları, belki de bundan sonra yok olmaz bir
şekilde hücrelerimize işleyecek.
Kısaca yollar bitmeyecek, yol da
bitmeyecek! İster çizilmiş ve izlememiz gereken soyut veya somut yollar var
olsun, biz yolları seçe duralım, ister bu somut veya soyut yolları bizzat
çiziyor ve izliyor olalım yol bittiğinde yeni yollar çıkacak. Meşakkatli
ilerleyiş, duruş ve gerileyiş ya da düşüşlerimiz devam edecek. Çünkü yol,
varoluş ve hayattır.
*
Heybe-Sosyal Hizmet ve Sosyal Politikalar Dergisi. Sayı 6, 2024 Kış, s.17-24.
** Serbest
araştırmacı.
[1] Bunlar; yol kelimesinin anlamlarına ve
bulgularıma dayanarak yaptığım bir sınıflama. Ancak “yeni çıktığım yol”
tanımlamasına hepsi birden uydu. İlgililer, eşim Heykeltıraş Elbruz Denge’ye
ait “Revisibility” adlı kültür-sanat projemizi takip edebilir.
[2] Bu bir
sözlük yazım hatası değil. Bir sözlük herhangi bir ifadeyi dile almadan önce
seçici kriterlere bakar. Bu kriterler yeterlilik vermezse o ifade o sözlükte
yer almaz. (Gerçi burada Genel Türkçe Sözlüğümüzün bir hata yapıp yapmadığını
söylemek de zor tabii. O tarafı değerlendirebilecek özel bir çalışma daha
yapmak lazım. Ki bu da bizim konumuz değil. O yüzden bu verileri yeterli
buldum).
[3] Burada
dile yerleşme derken genel dil, bölgesel dil, yerel dil, hatta ilgili gruptaki
dil -mesela sadece aile, sadece o grup doktor vb- gibi alt sınıflamaların da
anlaşılması önemli. Bir deyim, üretildiği gruptan çıkıp daha da yayılabilir. Genel
dile yayıldığı zaman da bir genel sözlüğe girme nişanını kazanır. Biz, hala her
gün çok fazla sayıda deyim üretiyoruz. Bunlardan pek azı genel dile kadar
yayılabiliyor. Sabun köpüğünden baloncuklar gibi bir süre kalıyor ve sonra yok
oluyorlar. Peki bazı deyimler neden genel dile kadar yayılıp yüzlerce yıl
kalıcı olabiliyor? Bunun da yazılarımda sıklıkla ifade ettiğim gibi
ihtiyaçlarla ilgisi var. Toplum olarak o düşünsel ve duygusal etkiyi hep
yaratmamız gerekiyorsa kalıcı deyimler üretebiliyoruz.
[4] Ancak
geçen yüzyılın ortalarından beri fark edilen beden dili çalışmaları sonucunda
kol kavuşturmanın “seni dinlemiyorum, ben kapalıyım, seni istemiyorum, git
buradan” gibi anlamlara gelebileceği tespit edildi. Yüzlerce yıl öncesinden
beri bir kadının bu gözlemi yapması ve buna göre böyle bir deyim geliştirmiş
olması ihtimali de oldukça ilginç bu arada.
[5] Buradaki
hikaye kurgusaldır.
[6]
Hatırlarsanız daha önce ki yazılarımda kelimenin, o dili konuşan toplumun
ihtiyaçlarına (varsaydığı ihtiyaçları da olabilir elbet) göre oluştuğuna
değinmiştim. Klasik örneğimizi hemen hatırlayalım: Türkler Orta Asya döneminde
yaşamlarını at ve atçılık üzerine kurmuşlardır. Yiyecekten, içeceğe; savunmadan
toplayıcılığa at hayatın temeli idi. Bu yüzden kalın bir kitap olabilecek kadar
at ve atçılık terimi bulunuyordu. Bu açıklama, toplumun nesne, olay, kişi ve
eylem adlandırması konusunda geçerli. İhtiyacı olmayan bir nesneyi niye
adlandırsın ki!
[7] Beni,
dil çalışmaları yaparken en çok heyecanlandıran ve kendimi dil çalışmalarıma
adama sebebim budur zaten.
[8] Eski
insan ile ilgilenen bilim dallarının tümü yavaş yavaş bu konuda hem fikir
olmaya başlıyor. Bir soyutlama döneminden bahsediyorlar. Bazıları bunun alet
edevat tasarımı ile birlikte gelişmeye başladığını ileri sürüyor. Herhangi bir
işi kolaylaştıracak herhangi bir aletin tasarımı, yapılması değil, daha
tasarımı, yani düşünce aşaması soyutlama becerisinin varlığını gerektirir.
Doğrudur. Ben bu teorinin biraz zayıf kaldığını düşünenlerdenim. Bence insanın
hikayeleştirme süreci, başka bir deyişle nereden geldik, başımıza neler gelecek
düşünceleri çok daha öncesinden var olmalıydı.
Çok eskilere dayandığını düşündüğüm bu beceri, soyutlama yeteneğinin
gelişmesine, sonuç olarak insanın alet edevat yapmasına neden olmuş olmalıydı.
Yoksa bir karganın da çoktandır soyutlama becerisine sahip olması gerekirdi
kanımca. Kısaca insanı var eden hikaye kurmaya dayalı heyecanıdır diyorum.
Halen öyle değil mi? Gerçek, çok sıkıcı sanki. Bu da benim ispatlanmamış teorim
olarak ortada dursun bakalım.
[9] Elbette
ki kelimenin anlamını sözlük değil, bağlam belirler. Bu bağlamın dilsel bir
bağlam olması da gerekmez. Bağlam dışında konuşan kişi ile dinleyen kişi
arasındaki ilişki ve ortam, kişilerin algılama ve anlamlandırma süreçleri de
ayrı bir öneme sahiptir. Buna da iletişimciler, iletişim kanalı adını
vermiştir. Kanal ne kadar temiz olursa olsun, alıcı ve vericinin anlamlandırma
koşulları ve düzeyleri de kelimenin anlamı üzerinde rol oynar.
[10] Diğer
dilleri inceleyecek bir zamanım yok maalesef. O yüzden karşılaştırma
yapamıyorum. Fakat şunu söyleyebilirim. Bu durumun diğer dilleri konuşan
topluluklar için farklı olduğunu sanmıyorum. Çünkü hepsinin yol kelimesini
bulması çok eski zamanlara rastlıyor, hepsinin soyutlama becerisi hemen hemen
aynı zamanda gelişti, hepsi de alet edevat yapmaya hemen hemen aynı yerde ve
aynı zamanda başladı. O halde yol,
beynelmilel bir şekilde beynelmilel bir anlam genişlemesine uğramış olmalı.
Kısaca diğer dillerdeki durum da aynı. Herkesin bir yolu var ama kimsenin bir
yolu yok sanki. (bkz. Dip not: XXXX)
[11] Dip not
XXX ve dip not ZZZye göre kendi dilimizdeki bu karmaşanın, başka dillerde de
olduğu varsayımı üzerine insan. Bu varsayım çökerse sadece Türkler dememiz
gerekecek.
[12] Yollu
ve yolsuz örneği benim çok dikkatimi çekti. İkisi de ahlak etkisine bağlı.
Normalde -LI x -sIz eki bir şeyin varlığına ya da yokluğuna işaret eder.
Şekerli ve şekersiz gibi. Bu grupta türetillmiş kelimeler arasında zıttı olmana
bir dizi kelime de vardır. Mesela evli x bekar gibi. Evli kelimesinin zıttı
evsiz değildir. Başlı başına bir kelimedir evli. Yollu ve yolsuz kelimeleri de
aynı kategoride. Ama ilginç olan şu: her ikisinde de “yol” yok, birisinde
(yollu) yol varmış gibi görünüyor ama yok, ama var. Diğerinde (yolsuz) ise
yokmuş gibi görünüyor, ama var, ama yok. Bu gerçekten çok ilginç.
Aynı şekilde üretilen bir de “uykulu ve uykusuz”
kelime ikilisi mevcut. Ancak bu ikili yine farklı. Ekler açısından baktığınız
biri var diğeri yok derken, anlam ve bağlam olarak baktığınızda ikisi de bir
uyuma gereksinimine işaret ediyor. Bunlar dışında ilginç zıtlıklara sahne olan
başka -LI ve -sIz eki bilmiyorum ben. Yollu ve yolsuz çifti ise gerçekten hem
anlam, hem yapı açısından en dışrak örnek olarak karşımıza çıkıyor. Türk algısı
bu bulanıklığı neden yarattı acaba? Bir ahlak problemi mi yaşadı, yaşıyor?
Yoksa halkın kafasını karıştırmak için özel bir yöntem midir bu? Söz konusu
olan deyimsel bir ifade çünkü. Garip, gerçekten çok garip.