14 Ağustos 2023 Pazartesi

 

Ah, Şu Kayan Zeminler!…


Deniz Kırımsoy Denge
Heybe Dergisi, 2023/2, Nika:Ankara

Dergi konusu olarak tarafıma “zemin kayması” konusu iletildiğinde bu kavramla geniş bir çerçeveye ulaşamayacağımı düşünmüştüm. Çalışmaya başladıktan sonra dilediğim geniş çerçeveye ulaşmakla kalmadım, aynı zamanda çerçeveden taştım. Öyle ki attığım her adımda, kitap bile olabilecek derinlikler çıktı karşıma. Daldıkça yeni bir derinlikle karşılaştım. Yine sonsuzluğa giden bir yola çıkmışım; istemesem de bir yerde noktalamak zorunda kaldım. Hakikaten şaşkınım ve bunu, giriş paragrafımda sizinle paylaşmadan edemedim.

Bu çalışmamda size önce “İlk: Zemin Kayması” adını taşıyan bölümde ifademizin ne demek olduğunu, neden ve nasıl ortaya çıktığını sunacağım.  Ardından “Zemin = Hayat” başlıklı bölümde zemin kelimesine tek başına ele alacağız: Nasıl ortaya çıktı, tarihsel açıdan hangi anlam yüklerini taşıdı, bugüne neler getirdi ya da getiremedi gibi soruların yanıtlarını bulmaya çalışacağız. Akabindeki bölüm “Kimler ya da Neler Kayar? Gerçekten mi?” adını taşıyor ve kaymak eylemini ele alıyor. Bu kelimeye; hem kavramsal, hem tarihsel, hem sosyolojik hem de dilin yapısal açılarından yaklaşmayı denedim. Ayrıca kayan ‘şey’lerin kayma biçimleri gerçekle ilişkilendi bu kısımda. Bu ilişkilenme, yıllar önce biyoetik konusunda bir sözlük çalışmamızı hatırlattı bana. Sözlükte geçen bir madde başı Yamaçtan Aşağı Kayma Savı. Bu savı, ilgili başlığın altına katmak zorunda kaldım. Elde ettiğim tüm verileri, deyimlerle birlikte bir arada değerlendirmeye çalıştığım sonuç bölümüne ise “Son: Zemin Kayması” adını verdim.

 

İlk: Zemin Kayması

zemin kayması bir jeoloji ve geoteknik terimi imiş. Kısa bir video[1], bu bilim alanlarında temel bilgiye sahip olmayanlar için çok açıklayıcı olabilir: Oyuncak kum kovası su dolu. İçine deniz kumu dolduruluyor. Kova ağzına kadar iyice kumla doldurulduktan sonra bir su görüntüsü kalmıyor. Zaten suyun bir kısmı da akıp gidiyor. Kumun üzerine irice bir taş konuyor ve bir miktar oturtuluyor. Sonra bir kenarından kovaya titreşim yayabilecek bir şekilde vuruluyor. O da ne? Kovadaki kumun üzerindeki taş, yavaş yavaş batıyor ve görünmez hale geliyor.  Deney sonuçlarını yeryüzüne uyarlayalım: Zemindeki toprak yapısı ‘dane’li, yani birbirine tutunamayan parçacıklardan oluşmuş. Yeryüzeyine yakın bir su kaynağı, yeryüzü hareketiyle (deprem vb) sert görünen üst yüzeyi yumuşacık bir hale getiriyor ve yüzeydeki her şey batıyor.

Terim olarak zemin kayması, yapılaşma/yapılaştırma süreçlerinin en başında yapılan ‘zemin ve temel etüdü’ adı verilen çalışmada değerlendirilmesi gereken bir bölüm. Yeraltı sularının derinliği, toprak yapısındaki daneler inceleniyor, yapılaşmaya dair hazırlanan rapora ilgili bilgiler ekleniyor. Rapora yansıyan ‘yapılaşamaz’ ibaresi, yapı yapılamayacağı anlamına gelmiyor. Yapılabilir, ancak farklı mühendislikler gerekmektedir. Sadece ihtiyatla tehlikeye dikkat çekiyor.  zemin kayması olayına zemin sıvılaşması da deniyor ve bazı durumlarda kilometreler boyunca bir akma hareketi şeklinde devam edebiliyor. Ne yazık ki ülke olarak, özellikle de 6 Şubat depremiyle birlikte bu jeolojik deneyimleri yaşadık, yaşamaya da devam edeceğiz.

zemin kayması terimi, son birkaç yıldır[2] siyasal konular başta olmak üzere sosyal içerikli konularda, hatta edebiyatta da kullanılmaya başlamış. Bir siyasi partinin tabanını kaybetmeye başlaması ya da ilkelerinden ve programından uzaklaşmaya başlaması da zemin(i) kaymak olarak adlandırılmış. zeminini kaybetmek deyimi yerine kullanılmış görünüyor. Benzer bir kullanımı, politika geliştiren bazı sivil örgütlerin ya da hareketlerin dilinde de görebildim. Siyasi içerikli bir yazıda zemin kayması bir gereklilik olarak ileri sürülmüş. Yazıdaki kasıt, bugüne kadar milliyetçi ideolojiyle kurulan cümlelerin artık değişmesi gerektiği. Buradaki kullanımı da aslında bir zemin kaymasından öte, siyasal ve toplumsal bir dönüşüm ya da ilgili zemini yok etmek, o zemini ortadan kaldırmak, yerine yeni bir zemin oluşturmak. Yine siyasal anlamda bir yerden kayıp düşmek anlamıyla zemin kayması deyiminin kullanıldığını gördüm. Bir başka gazetenin köşe yazısında ise, önce A davranışını gösteren siyasi bir kitlenin, birden B davranışına geçmesi zemin kayması olarak adlandırılmış. Aslında burada ani değişim kastediliyor. Belki şaşırtıcı bir transformasyon diyebiliriz en fazla.

Genel dil kullanımında; zemin kaymak deyiminin, eğilimini değiştirmek anlamına gelen birkaç kullanımına da rastladım. Bir de edebi nitelikli birkaç yazıda yol değiştirmek, başka bir hayat biçimine karar vermek anlamlarında kullanılmış.

Yaşadığımız 6 Şubat depremini yaratan fay ile “Türkiye’nin zemini kaymış, koordinatları 3 metre değişmiş” de dendi. Aslında yanlış bir kullanım olmuş ve ilgili bilim insanları bazı açıklamalarla düzeltmeye çalışmış bunu[3]. Buna rağmen ülke koordinatlarının değişmesi anlamında bu ifade kullanıldı ve en azından bir süre daha dilimizde kalacak görünüyor.

Kısaca zemin kayması; siyasal, sosyal ve edebi dile girmeye çalışıyor. En azından son 5 yıldır kesin olarak bunu deniyor. Dergimiz Heybe de hepimizin zihnen ve kalben takılı kaldığımız 6 Şubat depremi gerekçesiyle Zemin Kayması başlıklı konuyu gündeme getirmeye karar verdi. Bu gerçekten ilginç. Henüz zemin kayması sosyal bilim alanlarında görülmezken dergimiz bunu kapak konusu yapmış. Bu rastlantı da şaşırtıcı.

zemin kayması terimi üzerinden bir deyim gelişiyor ve dilimize sızıyor görünüyor. Bu deyimin karşılığında başka ifadelerin ya da deyimlerin bulunuyor olması da ilginç. Bu noktayı, çalışmamın sonuç bölümünde ele almayı uygun görüyorum.

Zemin = Hayat

zemin Farsça kökenli bir kelime. Ancak bu dile girmeden önceki kaynak dildeki (Hint Avrupa ana dilinde) anlamı toprak (ǵʰōm, ghδem-).  Latince, Eski Yunanca ve Rusça ile de bağlantılı bir gelişme sergilemiş ǵʰōm, ghδem-. Bu kökten de Avesta diline ‘zam’ olarak, oradan Orta Farsçaya ‘zamīk’ veya ‘damīk’ olarak geçmiş. Biz de Farsçadan zemin şeklinde kendi dilimize almışız. Bunun kanıtı da var: Türkçe bir kelime olarak zemin kelimesinin ilk kaydı, 1303 yılın ait Codex Comanicus adlı çalışmada Nişanyan tarafından tespit edilmiş[4]. Bu yıldan önce zemin kelimesini kullandık diyebiliriz. Ama tam olarak zemin ne zaman dilimize girdi? Selçuklular zamanında mı, daha önce mi, sonra mı? Kronolojik bir etimoloji sözlüğümüz olmadığı için buna da cevap veremiyoruz. Peki, bu kelimeyi almadan önce hangi kelimeyi kullanıyorduk? toprak kelimesi var tabii Türkçede, zemin anlamında kullanılmış mı? Sanmıyorum, öyle görünmüyor. Peki, Türk algısında ve dilinde zemin kavramı yok muydu hakikaten? Bugün ortada zemin anlamında bir kelimenin varlığını göremiyor olmak, o kelimenin var olmadığını söylemek anlamına gelmez. Sadece erişilen sözlüklerde, yazılı kaynaklarda bulunamadı demektir[5]. Yani Türklerin zemini yoktu demek kesinlikle doğru olmaz. Ancak görünüşe göre Türklerin zemini vardı da diyemiyoruz.

Kelimemizin köküne bu şekilde baktıktan sonra bugün zemin kelimesinin anlamlarına değinelim[6]:

1. Taban, döşeme, yer, toprak yüzeyi, yer yüzeyi 2. Yer, mahal, ortam 3. Konu, mesele, tema 4. Sözlü veya yazılı bir metinde geliştirilen dayanak, esas, temel, varsayım, hipotez, kuramsal çerçeve 5.  Bir yüzeyin ana rengi (kumaş, halı, tablo vb. üzerine desen gelmeden önceki tek renk) 6. (müz.) Güfteli bir eserin başlangıcından itibaren ilk bölüm ve saz eserlerinin ilk hanesi 7. esk. dünya, yeryüzü.

zemin kelimesi, toprak anlamından sonra bu kadar çok anlama ne zaman kavuşmuş? Kelimenin ilk anlamları hangi eski dilde varlık kazanmış, bunlar nasıl değişmiş? Hangi anlamlar, bizim dilimize nasıl geçmiş? Biz kendimizce başka anlamlar da yaratıp bu kelimeye yüklemiş miyiz? Yoksa sadece kaynak anlamları mı almışız?

Bu soruların tümüne çeşitli kısıtlılıklar nedeniyle cevap vermek neredeyse imkansız. Ancak kelimenin bir tarihsel süreç içinde anlam kazandığını, anlamın değiştiğini, daraldığını ya da yok olduğunu biliyor olmamız bence önemlidir. Anlam oluşum sürecinde bir kelimenin önce ‘somut’ bir anlama sahip olduğu, bu anlamın zamanla çeşitli sosyolojik nedenlerle ‘soyut’ anlamlara dönüştüğü ileri sürülür. zemin kelimesine bir de bu şekilde bakmaya çalışalım ve bir mantık kurmayı deneyelim. toprak, muhtemelen bitki yetiştirme ve ev kurma eylemleriyle “üzerinde durulan düzlem” (taban, döşeme, yer, toprak yüzeyi, yer yüzeyi) anlamını kazandı. Buradan ilerleyen aşamalarda, soyutlanma ile “yer, mahal, ortam” anlamlarını da kazandı. Soyutlama devam etti; bir mahal ve bir ortam, yapılan bir konuşmanın ortamı oldu. Yani “konu, mesele, tema” gibi anlamlar da kazandı. “yüzey rengi” anlamı bu genişlemeye katkı sağlamış olabilir mi, bilmiyorum[7]. “dayanak” anlamı ise bu son ikisinin varlığından sonra çıktı görünüyor: Mesela bir varsayım ve bir kuramsal çerçeve olmadan, yani dayanak olmadan herhangi bir bilimsel fikir üretilemez: zemin olmaksızın sav olmaz.

Bu tür mantık kurguları tatlı hikâyeler gibidir. Doğru görünebilirler, ancak kanıta muhtaçtırlar. Bugünkü aklımızla, o günkü mantık hakkında konuşurken tabiri caiz ise sadece atıp tutabiliriz[8].

Peki, bu neden bu kadar önemli? Neden bu anlamların nereden, nasıl kazanıldığına, nasıl değiştiğine, niye değiştiğine bakmayı bu kadar önemsiyorum? Kök anlam ve ilgili kelimeler ile neden bu kadar çok uğraşıyorum? zeminin toprakla ilişkisi mesela ve bugün bu kadar geniş bir anlam yüküne sahip olması, kelimeyi kullanma biçimlerimizde fark mı yaratıyor? Kesinlikle evet. Sözlü ya da yazılı dilin, zihnimizde kayıtlı verilerinin farkında olmak son derece önemli[9].

Eşdizim Sözlüğümüze[10] göre zemin kelimesinin yanında ortaya çıkan diğer kelimelerin listesi şu şekilde:

kaygan | buzlu | kaypak | taş | legal | müsait | çamurlu | sağlam | ahşap | tırtıllı | elverişli | dümdüz | müşterek | toprak | ortak | jeolojik | loş | anakronik | donuk | kırmızımtırak | betimsel | engebeli | interaktif | kuru | dertli | muteber | verimli | balçıklı | kumlu | problemli |

Bu listeye baktığımızda dilimizde en çok gezinen zemin türlerini de görmüş oluyoruz. Listede soyut ve somut kullanımların neredeyse başa baş olması dikkat çekici. zemin’in, sözlük anlamlarında geçiştirilmiş olan ‘dayanak, esas, öz, temel sav’ (özellikle legal zemin, müşterek/ortak zemin olmak üzere sağlam zemin, elverişli zemin, problemli zemin örneklerinde olduğu gibi) anlamları ise Eşdizim Sözlüğünün bu verileriyle belirgin bir şekilde karşımıza çıkıyor.

Buraya kadar olan verilerimizle Türklerde zemin ile toprak ilişkisinin, bir zamanlar varsa bile artık kopmuş olduğunu söyleyebiliriz. Zemin, bizim için sadece üstünde durulabilen bir düzlük. Düz derken, uygun bir açıdan bahsediyorum sadece, çünkü eğimli zemin ya da engebeli zemin de var tabii.  Biz Türklerin ortak algısında zemin, ‘hayat’ ve ‘üretmek’le bağlantılı değil görünüyor.

 

Kim ya da Ne Kayar? Gerçekten mi?

Gelelim zemin kayması ifadesindeki kaymak eylemine. Eski Türkçe kelimelerimizden biri olduğunu ifade edelim önce. Şu anlamlara geliyormuş bir zamanlar[11]:

1. kaymak, meyletmek, saygı göstermek, yönelmek; 2. dönmek, arkaya bakmak, 3. dikkat etmek, karşılık vermek 4. bir şeye başvurmak, baş eğmek 5. kabul etmek, desteklemek

Eylemin, bizim bugün bildiğimiz anlamı dışındaki anlamları (dikkat etmek, saygı göstermek vb)  ne zaman kaybettiği bilinmiyor. “gözleri kaymak”, “bakışı kaymak”, “gönlü kaymak” gibi deyimleri göz önüne aldığımız zaman ‘meyletmek, yönelmek ve dönmek’ anlamlarının izlerini halen görebiliyoruz. Nişanyan, bugünkü anlamını daha sonra kazandığı ihtimalini not düşüyor, “ayağı dönmek” deyimi ile bağlantı kuruyor[12]. Ben bu anlam genişlemesi olayında meyletmek anlamının daha etkili olduğunu düşünüyorum. Bir meyil, bir eğim; kaymanın sebepleri arasındadır kanımca. Ferit Devellioğlu Osmanlı Sözlüğü ise ilk anlam olarak “dünya, yeryüzü” anlamını veriyor. “yüzey” “konu ve mesele” ve “dayanak” anlamlarının ayrı maddeler halinde tanımlanmış.

Peki, bugünkü kaymak eyleminin anlamlarına bakalım[13]:

1. Bir zeminde, olabildiğince sürtünmesiz, ancak zeminle temas kesilmeden hareket etmek. (Buzda kaymak) 2. Ayak veya ayakkabı tabanının zemine tutunamaması sonucu dengesini kaybederek düşmek ya da düşer gibi olmak (Banyoda kayıp bileğini burktu). 3. Kayak, paten vb. araçlarla hareket etmek (Hafta sonu Uludağ’da kaydık). 4. Zemin altı yapının değişmesi ile zeminin hareket etmesi (toprak kayması, toprak çökmesi, zemin sıvılaşması). 5. (mec.) İnancı, düşüncesi, görüşü, bakışı değişmek (karşıt siyasi partinin görüşüne kaymak, sefahate kaymak) 6. Olumsuz addedilen herhangi bir şeye karşı kontrolünü kaybetmek (evli kadına/erkeğe kaymak, maddeyi bırakmış bağımlının yeniden maddeye dönüşü vb.)

Bu anlamlara baktığım zaman kaymak eyleminin yapısından dolayı ilginç bir olguyla karşılaştığımı düşünüyorum. kaymak, dilbilgisinde geçişsiz olarak adlandırılan bir eylemdir[14]. Fakat ona rağmen iki anlamı var: Bir şey kendiliğinden (“Toprak kaydı”) kayabilir ya da bir kişi ya da şey, bir şeyin üzerinde (“Dağda kızakla kaydık”) ya da üzerinden (“Araba yokuştan kaydı”) kayabilir. Dikkatimi çeken şu oldu: Kendiliğinden kaydığını varsaydığımız şey, mutlaka bir sebep sonucu kayıyor. Mesela aşırı yağmur, ağaçsızlık, yumuşak zemin gibi sebeplerle toprak kayabilir. Aynı şekilde zemin kaymak ifadesine baktığımızda, ilgili sebeplerin insan kaynaklı olabileceğini düşündürttü bana.Araba kayarsa bu arabanın suçu, arabanın sorumluluğu değildir. Araba buzlu yolda kayarsa bu yine buzun suçu ya da sorumluluğu değildir. Neden bu kadar mantıksız içerikli cümleler kurduğumu düşünebilirsiniz. Bunun sebebini anlatmak için bir paragrafla kaymak konusunun dışına çıkmam gerekecek.

Diller; sadece kelimelere değil, dil yapılarıyla da toplumsal niteliklerini yansıtır. Türkçede, toplumumuzun sorumluluk algısına dair bazı yapılar bulunuyor. Örneğin –mış yapısı: “Ayşe erken çıkmış” gibi bir cümlede –mış yapısı, sadece bunu birinden duyduğum ve başkasına aktardığım için var: “X kişi söyledi, ben de sana iletiyorum, gerçeği bilen ben değilim” mesajı veriliyor. “Küçükken çok şarkı söylermişim” gibi bir cümleyi de alalım: “Annem anlattı, ben de sana böyle aktarıyorum, çünkü hatırlamıyorum. Gerçeği bilen ben değilim”. Son olarak da şu cümle olsun: “Dün çok içmişim”. “Gerçeği bilen ben değilim”. Öyle mi? Şişenin başına oturduğumu gayet iyi biliyorum, içmeye başladığımı da. Kimse bana bunu zorla, hafızamı silerek yaptırmadı. Belki arada bir kopukluk, hatırlamadığım bir dizi olay var. Kesinlikle hatırlıyorum ve kesinlikle bu, başkasından aldığım bir bilgi değil. “Gerçeği bilen benim”[15]. O halde niye kendi sorumluluğumu yok sayıyorum? “Ne yaptım ben!? Çok içtim!” diyemiyorum. Üç cümle örneğimiz arasında ilk ikisi, “aktarılan ve varsayılan bir gerçeklik” vurgusunu dile getirirken ve bu bakımdan, değerli bir içeriği ifade ederken, sonuncu örneğimiz, kişisel sorumluluktan kaçmayı sağlıyor.  

Bunu zemin, kaymak ve “insanın sorumluğu” arasındaki ilişkiye bağlayalım şimdi: Yapılaşmanın bulunduğu bir yerde “Zemin kaydı” dersek, sorumluluk zeminin olur. Halbuki bu doğru değildir. Burada yapılaşmayı sağlayan insanın sorumluluğu çok açık, çünkü yapılaşmayı sağlayan insan. O halde “Zemin kaydı” denemez, “Zemin kaydırıldı” denmesi gerekir. Çünkü zeminin kaymasına sebebiyet verilmiştir.

Başka bir örnek daha verelim. “Dikkat, kaygan[16] zemin!” ifadesi. Bu ifadede de ‘kayan’ bir zemin yoktur. Bu zemini yaptıran şahıs, ıslandığında kaygan hale gelebilen bir malzeme seçmiştir. Bu malzemeyi de girişe ya da tuvalete yakın yerde kullanmıştır, burası sık sık ıslanan bir zemindir. Bu durumda burada hakikaten zemin mi kaygandır? Yoksa bu malzemeyi seçip de yaptıran kişinin  “Kaymamıza sebep olduğu, bizi kaydırdığı zemin midir? “Dikkat! Sizi kaydırdığım zemin” levhası koyamaz tabii kimse; kaygan zemin der, sorumluluğu zemine, yani kendisi dışındaki bir nesneye atmış olur böylelikle.

Aslında insan olarak bizim elimizin bulaştığı yerde “zemini biz kaydırıyoruz[17]”!...

zemin kelimesinin köklerine, kök anlamlarına ve anlamlarına yine bir gönderme yaparak, aslında neleri kaydırdığımıza daha yakından bakalım: Hayatımızı soyut ya da somut anlamda kuracağımız zeminleri incelemiyor, bunların kaldırabileceği yüklerin ağırlığını tartmıyor, gereken sağlamlıkla temeller atmıyoruz. Dayanaksız, esassız, özsüz konuşuyor; böyle yazıyor, düşünüyor ve tartışıyoruz. Söz de, yazı da uçuyor. Kim ne anlamak isterse[18] onu alıp kendine göre eğip büküyor. Büyük yanlışlar en doğrular haline geliyor, tartışmalar büyüyor, kavgalar çıkıyor. Ama kayan hep zemin! O kayıyor… Bizim hiç sorumluğumuz yok, öyle mi?

Maalesef sonuçlar bu kadarla da bitmiyor… Hem soyut, hem somut alanda sorumluluklarımızı yerine getirmediğimiz için olagelenler, bir sonraki aşamada olageleceklerin sebebini teşkil ediyor. Çünkü bildiğimiz gibi her sonuç, yeni bir sebep ya da çeşitli sebeplerdir.

* * *

6 Şubat’la birlikte biz, insanlık olarak da bir kayma yaşadık aslında. Hem de yokuştan, rampadan, yamaçtan aşağı bir kayma. Kanımca halen kaymaya, hatta neredeyse yuvarlanarak dangur dungur düşmeye devam ediyoruz.

Bu noktada biyoetik alanında çok önemli bir analiz yönteminden bahsetmek istiyorum: Yamaç Aşağı Kayma Savı (slippery slope argument). Bu savın tanımları hakkında halen çok fazla tartışma var. Konumuz bu tartışmalar olmadığı için Türkiye’de bu konunun duayeni olan Dr. Yasemin Yalım’ın bir makalesine[19] ve ekip çalışması içinde benim de yazarları arasında bulunma onurunu ve hazzını yaşadığım Biyoetik Terimleri Sözlüğü[20] çalışmasına atıfta bulunarak temel tanıma sığınacağım:

“(…) ilk adım olan A adımı atılırsa, onu bir diğeri olan ve istenmeyen bir durumu tanımlayan B adımı takip edecektir, ki B adımı etik olarak kabul edilemezdir. Bu nedenle A adımının atılmaması gerekir”.

Bu tanımı itibarıyla Yamaç Aşağı Kayma Savı (YAKA), ilk bakışta basit bir sebep-sonuç analizi gibi görünebilir. Ancak buradaki hedef olumsuz sonuçları, bu sonuçların doğuracağı diğer sonuçları vb. bir araya getirmek değildir. Atılacak olan A adımının, tıpkı bir yamacın, yokuşun zirvesinden (sıfır noktası olarak adlandırılır) inerken, birden bire kontrolsüz bir şekilde yuvarlanmanın, sürüklenmenin ya da kaymanın (başka bir deyişle etik açıdan, ahlâken değer yitimine doğru gitmenin) önüne geçmek, yani A adımından vazgeçmektir. Böyle bir analizle asıl elde edilen sonuç “kabul edilemez etik sorun”ların tespitidir. Bu nedenle, her ne kadar tıp dünyasında oluştu ise de bugün etiğin her alanında kullanılan bir yöntem haline gelen YAKA, etik bir ikilem söz konusu olduğunda vazgeçilmez bir analiz aracı olmuştur. Bu sav olmadan olmaz. Çünkü günümüzde çevre, doğa, dünya, gezegen, uzay bir yandan kadın, toplumsal cinsiyet, çocuk, genç, yaşlı diğer yandan; çeşitli temel yaşam hakları ve sair haklar derken vereceğimiz her kararın kabul edilebilir ve kabul edilemez etik sonuçları söz konusu.

 Etik açıdan “kabul edilemez B, C, D ve n” kurgusuna göre (ihtiyat) A adımını atmak sakıncalı değil ise B, C, D ve n kurgusu hayata geçirilir demiştik. Artık, sebep sonuç analizine geçilebilir. Adımın yaratacağı çok faktörlü sonuçlar analiz edilir. Risk analizlerine göre önlemler alınır, risklerin gerçekleşmesi durumu için tedbirler geliştirilir, uygulanır. Bütün bunlar özen ve dikkat gerektirir. Buradaki italik terimlerin hepsi birden sorumluluk kavramının altındadır.

---

Son: Zemin Kayması

Buraya kadar topladığımız bütün dilsel ve kavramsal verilerimizi toparlamaya çalışalım: zemin kelimesini incelerken Türkiye Türklerinin kelimeyi alırken ya da aldıktan sonra kelimemizin toprak > hayat, dolayısıyla da esas ile olan bağlantısının koptuğuna dikkat çekmiştim. zemin, sözlükte geçen ilk anlamı bağlamında Türkiye Türkleri tarafından “insan eliyle yapılan, üzerinde durulan ya da üzerine bir şey konan düzlük, yer” olarak algılanıyor[21]. Buradan soyut anlamlara geçerken de esas ile bağlantısı kopmuş görünüyor. Bu kopukluğun, somut veya soyut bir zemin oluştururken ya da böyle bir zeminde bulunurken yaşadığımız düşünsel zaafların sebebi olup olmadığını tartışabiliriz. Burada sözlüklerde yer verilmeyen  “esas, varsayım, hipotez, kuramsal çerçeve” anlamının sadece “dayanak” ile geçiştirilmesini de hatırlayalım. zemin kelimesinin en önemli soyut anlamı, genel dil sözlüğümüzde geçiştirilmişse, soyut anlamlardaki zemin nasıl önemsenebilir? Öyle ya, dil ve zihin ilişkisi çok girift demiştik. Zihnimizde kayıtlı böyle bir önem yoksa o önem de yoktur diyebilir miyiz?[22]

Ardından kaymak eylemine odaklandık. zemin kaymak ifadesine geldiğimizde bazı nesne ve kişilerinin kendi kendine kayabildiğine, ancak insan eliyle yapılmış bir ortamda kişi ve nesnelerin aslında kaymadığını, kaydırıldığını vurguladık. “Kaygan zemin olmaz, kaydıran zemin olur” diyerek bu tür ortamlarda insan sorumluluğunun dilsel araçlarla gizlendiğini, bu sorumluluktan kaçıldığını vurguladık. 

zemin kayması deyimine baktığımızda ise şunlar karşımıza çıktı: terimsel kullanımı dışında sosyal ve siyasi dilde de kullanılmaya başlandığını gördük.  İlginç olan şu ki aslında bu deyim yerine farklı deyimler bulunduğuna, hatta aslında bu farklı deyimlerinin kullanılmasının çok daha yerinde olduğunu düşündük. Bu olağandışı dilsel bir olay. Zaten mevcut olan bazı karşılıklara rağmen neden bunlara bir tane daha ekleniyor? Dil olağan koşullarda bunu kabul etmez. Tek bir kavrama tek bir karşılık der. İki tane varsa mutlaka aralarında bir fark vardır. Yeni bir anlam farkı mı ekleniyor dilimize? Yoksa, ilgili konuda bir düşünsel dağılmaya mı yaşıyoruz?  Kısa bir zaman diliminde geçerli olan nice ifade, sabun köpüğü gibi bir var oluyor, bir yok oluyor. zemin kaymak deyimi, olağan genel dilde bir sabun köpüğü olabilir mi?

Hangi deyimler karşılığında kullanıldığını tespit etmiştik yukarıda? Bir hatırlayalım: zemin kaybetmek, dönüşüm, transformasyon, değişim, zemin yok etmek, zemini ortadan kaldırmak, başka bir yol seçmek, hayat biçimini değiştirmek, odağı (temeli) kaçırmak. Siyasi partiler için ise taban kaybetmek; ilke ve programından uzaklaşmak veya bunlardan kayarak düşmek. 

dönüşüm, olumlu sonuçlar doğuran değişimlerdir. transformasyon teknik bir dönüşüm işaret eder, yansız bir anlam içeriği vardır.  değişim; her tür sonucu doğurabilmesine karşın yine de arzulanan ve yokluğu asla reddedilmeyen bir olgudur[23]. hayat biçimini değiştirmek genellikle kişinin kendi kararıdır ve kendinden memnuniyetini arttırır, sonuçlar onun için iyi olur. Odak kaybetmek konusunda emin olamadım. Bir kavga da çıkabilir, toplantıya ara da verilebilir. Bu hem olumlu hem de olumsuz sonuçlar (ki bu olumsuzlar, olumluya da dönebilir) doğurabilir. Bir zeminin yok olmasının, yok edilmesinin sonuçları kötü olabilmekle birlikte, bazen gerekli ve çok olumlu da olabilir. Siyasi partilerin tabanlarını kaybetmesi, programlarından uzaklaşmaları ya da buralardan kayarak düşmeleri ise “işte siyaset, işte hayat” bağlamı içinde olağan ve olumlu da görülebilir, olumsuz da görülebilir. Derlersek genellikle olumlu sonuçlar, bazen olumsuz sonuçlar bazen de yansız sonuçlar görüyoruz, olumsuz olanların bir kısmı olumlu sonuçların sebebini teşkil edebiliyor. Ama gerçek şu ki bunların arasından hiç biri kitlesel ölümlere, büyük acılara, korkunç boyutlu sebep-sonuç ilişkilerine, tahayyül edilemeyecek vakit ve nakit harcamalarına sebep olmayacak. Halbuki zemin kaymasının sonuçları öyle değil. Ucunda, somut anlamda da soyut anlamda da kitlesel ölümler, büyük acılar, korkunç boyutlu sebep-sonuç ilişkileri, tahayyül edilemeyecek vakit ve nakitler var, ayrıca bir de devasa bir belirsizlik. Özellikle son zamanlarda bu deyimin özellikle siyasette kullanımının artmasını dilsel ve toplumdilbilimsel olarak buna bağlayacağım: Üzerinde ülkece (hem kişi hem de inşai yapı hem de sosyal, siyasi ve ekonomik yapı bakımından) durduğumuz zemini artık sağlam hissetmiyoruz. Toplum olarak varsayımsal, zimnî ve 100. yılına giren bir ortaklık anlaşmasıyla somut ve soyut anlamdaki toprağımız, zeminimiz bize güvensiz geliyor ve çok korkuyoruz. Bu yüzden zemini kaybı, değişim, dönüşüm, odak kaybetme, taban kaybetme, programdan uzaklaşma, kayıp düşme gibi ifadelerin yerine zeminin kayması ifadesini daha doğru buluyoruz. Bence zemin kaymak deyimi, yeni bir anlam yüküyle sahneye çıktı ve artık yayılacak görünüyor.

YAKA Savını yeniden anarak ihtiyat, önlem ve tedbir, dikkat ve özen terimlerinin altını çizmek de isterim. Yazım çok uzadığı için bu kelimelerin ayrıntılarına umarım başka bir vesile ile gelecekte gireceğim. Ancak yakın anlamlı (daha doğrusu biri Arapça, biri Öztürkçe diye) bildiğimiz önlem ve tedbir kelimelerini ısrarla vurgulayacağım: tedbir kelimesini Arapçadan aldık ve kökünde bulunan dbr, ‘arka, art’ anlamına geliyor. önlem kelimesi ise açık: ön. Bir adımı planlarken öncesinden ve arkasından olabilecekler konusunda girişilen her eylem birbirinden farklı planlanır. Bildiğim kadarıyla sosyal hizmetlerde “önleyici ve koruyucu tedbirler” denerek bu fark vurgulanıyor. Ancak tedbir her halükarda zihinsel dilde arka, art ile bağlantılı kaldığı için teoride ve pratikte bunun sorunlar doğurduğunu düşünüyorum.  Başka bir deyişle Türkiye Türkleri olarak algımızda bu ayrım yok görünüyor.  Her iki kelime eşanlamıymış, biri diğer yerine kullanılırmış gibi görüyoruz. Hatta “Tedbir deme o Türkçe değil, önlem yaz sen” ya da tam tersi “Arapçasını kullan, Arapçasını” diye ideolojik temellerle birbirimize telkinlerde bulunuyoruz[24]. Düşüncelerimizi şekillendiren bizi var eden ve önümüze hazineler sergileyen kavramlardan vazgeçemeyiz: önlemsiz ve tedbirsiz bir plan olmaz! Bu terimsel karmaşaya bir son vermek gerekiyor görünüyor.

Yine yukarıda YAKA savından sonra; ihtiyat, önlem ve tedbir, dikkat ve özen kavramlarının tümü de sorumluluk kavramını oluşturur cümlesiyle de dilsel bir toplama işlemi gerçekleştirmiştim. sorumluluk kelimesinde ‘sor-’ kökünün olduğunu biliyoruz. Bu kelime bir Dil Devrimi kelimesi. Ondan önce Arapçadan aldığımız mesuliyet vardı. Kelimenin kökü sual, yani soru. Demek ki neredeyse ezelden beri sorumluluk kavramında soruyu esas tutmuş bizim algımız[25]: soru üreten ve soru soran. Bunu da çok yakından hatırlamalı, her attığımız adımda soru üretmeyi ve cevap bulmayı; soru sormayı ve cevap almayı ilke görmeliyiz. Garip bir şekilde ülkemizde sorumluluk almak, imtiyazlı/güçlü olmak, saygı görmek, baş üstünde taşınmak gibi pek çok başka ve sorumlulukla ilgisiz tutuma işaret ediyor. Sorumluluk alan kişi ve kurumların, cevap üreten ve cevap vermekle de yükümlü olduklarını hatırlamak ve hatırlatmak gerekiyor.

Ezcümle:

Bir şehir, bina, tren yolu, baraj yapılaşmasında zaten önce bir zemin bulmalı, olmadı o zemini yaratmalı, olmadı zemini sağlamlaştırmalı. Bir siyasi parti kendine bu zemini yaratmak ve üzerine hayatı inşa etmek zorundadır. Bir sosyal hareket de aynı şekilde.  Hepimiz birbirimize bir zemin sağlamak, zemin vermek, zemin sunmak, zemin oluşturmak, zemin hazırlamak, zemin açmak, zemin kurmak, zemin yaratmak zorundayız. Başkaları da o zemine ulaşabilsin diye yaparız bunu, başkalarına zemin tanırız. Böylelikle onlar bir zemin bulur, bir zemin kazanır, bir zemin elde ederler.  Bazen bu buluşma çatışmalı geçebilir. O zaman başka bir ortak zemin ararız, yeni bir zemin yakalarız, ortak bir zemini şekillendirmeye çalışırız, bazen de kendiliğinden o zemin doğar, bir zemin ortaya çıkıverir. Aramıza katılanlara zemini bıraktığımız da olur. Böylelikle onlara zemin tanımış, zemini şekillendirme fırsatı tanımış oluruz. Evet, ara ara zemin kayar, zemin sarsılır ya da zemin kaybolur. Hatalarımız, sorumsuzluklarımız yüzünden zemini sarsan, zemini bozan, zemini kaybeden biz de olabiliriz. Bunlar, bir yandan da daha iyi bir zemin yaratma fırsatı olarak görülmelidir. Belki de böyle bir durumda sadece yeniden zemini şekillendirmek, yeni bir zemin bulmak gerekecektir. Çünkü ezelden beri her şey hep zemine zamana uygun olmuştur.

Görüldüğü gibi içinde zemin kelimesinin geçtiği deyimlere odaklandığımızda zeminin toprakla, dolayısıyla hayatla olan tüm bağlantısı gün yüzüne çıkıyor: zeminsiz hayat olmaz. Zeminin toprak ve hayatla bağlantısını yeniden kurmalıyız.

Dilerim ki jeolojik zemin kaymaları bundan sonra gündem olmaktan çıksın, soyut anlamda ise sadece yeni, etkili, verimli çareler bulmak için kalsınlar. kaydıran zeminler bizim için tehlike dolu olmaktan çıksın, sağlam zeminler kurmamızın sadece vesilesi olsunlar. Dehşet veren kayıplar yerine verimli, etkili çıktılarla yolumuza devam edelim.  Bu “Son: Zemin Kayması”, zemin kaymalarının sonu olsun.

 

 



[1] Zemin kayması terimini; kova, su, kum ve taş deneyiyle anlatan video için bkz.  https://youtu.be/rKtBPtqiKzg

[2] Tarama aralığı 1990-2013 yılları arasında olan Türkçe Ulusal Derlemi çalışmasına göre siyasal ve sosyal anlamda zemin kayması ifadesi hiç de yaygın bir kullanıma sahip değil. Onun yerine zemin kaybolması, kaybedilmesi, sarsılması, bozulması vb. bulunuyor (Türkçe Ulusal Derlemi. www.v3.tnc.org.tr , [alıntı tarihi 2023]). Bu nedenle zemin kaymak deyiminin çeşitli versiyonlarıyla (mesela zemini kaydı, zeminlerimiz kayıyor gibi) basit bir Google taraması yaptım. Google akademik makalelerde jeolojik ya da geoteknik terim olarak kullanmış, Google haberler kategorisinde de sıklıkla terim olarak geçiyor. Bu verilere göre ancak son yıllardan beri zemin kayması ifadesinin siyasal ve sosyal alanda kullanılmaya başladığını ileri sürebiliyorum. Bu savın başka kanıta da ihtiyacı olabilir.

TUD hk. bkz. Aksan, Y. et al. (2012). Construction of the Turkish National Corpus (TNC). In Proceedings of the Eight International Conference on Language Resources and Evaluation (LREC 2012). İstanbul. Turkiye. http://www.lrec-conf.org/proceedings/lrec2012/papers.html .

[3] İlgili bilim insanlarının bu yanlış anlama karşısında yaptıkları açıklama için bkz. https://teyit.org/analiz/6-subat-depremlerinden-sonra-turkiyenin-uc-metre-kaydigi-iddiasi

[4] Nişanyan, S. Çağdaş Türkçenin Etimolojisi. https://www.nisanyansozluk.com/ [alıntı tarihi 2023].

[5] Bu noktada bana bir zemin sağlayan olursa çok sevinirim. Taramalarımı sadece üç sözlükte gerçekleştirebildim. O da oldukça zor oldu. Çünkü benzer kelimelerin peşine düşerek madde madde aramaya çalıştım. Yer, toprak, durmak, kalmak vb. Bir de hızlı bir Türkoloji taraması yaptım ama zemin hakkında ya da benzer içerikli bir çalışmaya rastlayamadım.

Bayat, Fuzuli. 2008. Orta Türkçe Sözlük (11-16.yy). Ötüken: İstanbul

Bayat, Fuzuli; & Minara Aliyeva Çınar. 2008 Eski Türkçe Sözlük. Ötüken:İstanbul

Kanar, Mehmet. 2018. Eski Anadolu Türkçesi. 2. bas. Say:İstanbul

[6] Tek tek sözlüklere baktığımda bazı eksiklikler gördüm. Bunun üzerine derleme bir tanım yapmaya karar verdim: Bu tanımı yapabilmek için şu kaynakları kullandım:

Ayverdi, İlhan. 2020. Misalli Büyük Türkçe Sözlük. Kubbealtı:İstanbul

Türkçe Genel Sözlük ve diğer sözlükler. www.tdk.gov.tr [alıntı tarihi 2023]

Yurtbaşı, Metin, 1996. Eş ve Karşıt Anlamlılar Sözlüğü. MEM Ofset:Ankara

Devellioğlu, Ferit. 2000. Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lûgat. 17. Bas. Ankara-Aydın.

[7] Bence zemin kelimesinin “yüzey rengi” anlamı, anlam kazanma sürecinde diğer soyutlamalardan daha önceye tarihlendirilebilir (çömlek yapımı ve çömlek desenleme gerekçesiyle). Çömleklerin üzerine vurulan boyanın aynı sonucu vermesi için tahminimce hep aynı zemin renginde olması gerekiyordu. Başka bir deyişle nesnenin zemini, üzerine gelenin verimi açısından önemli.

[8] Madem atıp tutuyorum, niye bunu makaleme yazıyorum? Anlam genişlemesi daralması, değişmesi gibi olaylara çeşitli toplumsal ihtiyaçların ve yaşam biçimlerinin sebep olduğunu ve bunları anlamak gerektiğine dair biraz olsun dikkat çekebilmek için. Evet, yarattığım hikâyeler, hakikaten hikâye olabilir, ama yöntem aslında budur: Çok yönlü bir araştırma (“dilbilimin ve çeşitli alt dalları ve Türkoloji verileri” ile “tarih, arkeoloji, antropoloji, dinler tarihi vb” bilim dalları bir araya getirilir), bol arkeolojik kanıt (çanak, çömlek, eşya, mezar, heykel vb) ve edebi (çoğunlukla dinî) eski yazılı ya da sözlü metin incelenir, araştırılır. Bu bilim dalına arkeolojik dilbilim, antropolojik dilbilim gibi adlar veriliyor bugün. Başka bir deyişle, tarih biliminin de esas aldığı yöntem ve tekniklerle gerçekleşir bu çalışma: Olabildiğince kanıt bulunur, sonra mantıklı bir hikâye yazılır. 

Bu çalışmam için kanıt bulmam güç. Çünkü o kelimenin çeşitli dönemlerdeki yazılı kaynaklarda nasıl kullanıldığı, o anlam değişimine nasıl uğradığını saptamak,  Belki de 200 kadar kaynağı, o kelimeyi bulmak için taramak demek. İlk dönemlere ait Türkçe orijinal yazılı kaynak bulmak gökkuşağının altından geçmek gibi. Orta Çince, Orta Rusça, Orta Bulgarca ve diğer kaynaklar bulunsa da dar anlamda bilgi demek (Çünkü kendi tarihlerinin odağında yazılmış belgeler bunlar). Bir şeyler bulduk, kenara koyduk diyelim, Osmanlı dönemi el yazmaları üzerinde çalışmak da var. Bu da kaynağı bulmak ve o el yazılarının her birini, metni hızlı bir şekilde tarayabilecek kadar okuma becerisini geliştirmek, sonra taramaları yapmak demek. Matbu eserler bir nebze daha kolay ama yine de zor. Sonra da dil devriminden bu yana basılı olan Latin alfabesi ile yazılmış kaynakları taramak gerekecek. Tüm verileri işleme ve buna dayalı kategoriler çıkarmak işin en kolay tarafı gibi görünüyor. Hepsi de tek bir kelime için. Olanaklar ve ömürler sanırım şimdilik yetmez. Bu verilerin yapay zekâ ile hızlıca bir araya getirilebileceği günlere diyelim.

[9] Zihnimizdeki dil, sözlü ya da yazılı olarak kullandığımız dile oranla çok daha geniştir. Beyin hücrelerine tek tek, minik minik yerleşen çeşitli dilsel öğeler, girift ve çeşitli şekillerde ağcıklar oluşturmakta. Bu ağlar tek başlarına duran, birbirlerinden bağımsız ağlar değil, hepsi iç içe. Okurken, konuşurken, dokunurken, koku alırken; hatta korkarken, üzülürken dahi bu ağlara bilgicikler eklemeye devam ediyoruz. Zihnimizi; tarihsel, sosyolojik, psikolojik verilerle tıpkı bir bilgisayar gibi durmadan yüklüyoruz. Düşünme dediğimiz karmaşık süreç işte bu ağlar sayesinde gerçekleşiyor. Bunların içeriye, beynimize girmesini sağlayan ise “ses bileşkeleri ve bunların dizilimleri”, yani kelimeler ve cümleler. Bütün sorun çözme becerilerimiz, iş yapabilirliğimiz, yaratıcılığımız, buluş ve keşif becerilerimiz, şiirimiz, sanatımız bu kelimeler sayesinde. Hal böyleyse, bir kelime ya da bir dilsel yapı aracılığıyla zihnimize neler bulunduğunun farkında olmak önemli bir zihinsel kapasite artışına ve dilsel, dolayısıyla da düşünsel açılıma, özgürlüğe neden olur.

[10] Türkçenin Eşdizim Sözlüğü. http://turkcederlem.mersin.edu.tr/esdizim [alıntı tarihi 2023]

[11] Eylemin Eski Türkçe hallerine aşağıdaki sözlüklerden ulaştım

Ayverdi, İlhan. 2020. Misalli Büyük Türkçe Sözlük. Kubbealtı:İstanbul

Bayat, Fuzuli; & Minara Aliyeva Çınar. 2008 Eski Türkçe Sözlük. Ötüken:İstanbul

Devellioğlu, Ferit. 2000. Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lûgat. Aydın: Ankara

Tuncer Gülensoy’un sözlük çalışması Türkçe sözlüklerin kökenbilgisini veriyor olmasına karşın kaymak eylemine yer vermemiş. Gözden kaçmış olmalı (Gülensoy, Tuncer. 2007. Türkiye Türkçesindeki Türkçe Sözcüklerin Kökenbilgisi Sözlüğü. TDK: Ankara). İleriki gözden geçirilmiş, genişletilmiş ya da yeni baskı çalışmalarına not düşmüş olayım.

[12] Nişanyan, S. Çağdaş Türkçenin Etimolojisi. https://www.nisanyansozluk.com/ [alıntı tarihi 2023].

[13] Sözlüklerimiz yine yetersiz kaldı. Taramalarımla oluşturduğum kendi tanımlamamdır. TDK sözlüğünde “kurtulmak” tamımlaması da yapılmış ayrı bir maddede. Şüphe üzerine yaptığım taramada bu anlama rastlayamadım. Bir dizgi hatası olmalı. Aşağıda adı geçen sözlüklerden ve dildeki kullanım biçimlerinden elde ettiğim taramalar sonucunda bir araya getirmeye çalıştığım bir tanımdır:

Ayverdi, İlhan. 2020. Misalli Büyük Türkçe Sözlük. Kubbealtı:İstanbul

Türkçe Genel Sözlük ve diğer sözlükler. www.tdk.gov.tr [alıntı tarihi 2023]

Devellioğlu, Ferit. 2000. Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lûgat. Aydın: Ankara

[14] Her dilde fiiller ikiye ayrılır: Bazılarının yanında mutlaka başka bir dilsel yapı olmalıdır, bazıları da hiçbir şeye ihtiyaç duymaz. Mesela ortada hiçbir şey yokken “Bildim”, “İçtim”, “Okudum” derseniz karşı taraf şaşırır, “Neyi?” diye sorma ihtiyacı duyar. Aynı şekilde ortada hiçbir şey yokken “Hoşlandım”, “Nefret ediyorum” derseniz, karşınızdaki kişi “Neyden, kimden?” diye sormak ihtiyacı duyar. “Baktım” derseniz “Nereye, kime, neye?” diye otomatik olarak bir soru çıkar karşınıza. Bu tür fiillere geçişli fiiller adı veriliyor. Bir de “Uyudum” dediğimizi varsayalım. Bu sefer karşınızdaki insan herhangi bir soru sormak zorunda kalmaz. İsterse sorar: Niye? Ne kadar? Nerede? Kiminle? Nasıl? Bunlar da geçişsiz fiillerdir. kaymak eyleminin de bu grup fiillerden olduğunu söyleyebiliriz (‘bir yerden kaymak’, ‘birine kaymak’ vb. ifadeler hariçtir. Bu tür yapısal farklar, anlam farkları da yaratır).

[15] -mış ekinin bu özelliği geleneksel dilbilgisi kitaplarında “o an fark edilen bir durum için kullanılır” şeklinde de açıklanıyor. “Aaa, saat 5 olmuş, ben gideyim artık” cümlesinde olduğu gibi. Benzer bir durum “Çok içmişim” cümlesi için de iddia edilebilir. Benim vurgulamak istediğim şey –mış ve benzeri yapıların kötü, zararlı, olumsuz yapılar oldukları değil. Aksine, değerli ve önemli yapılardır bunlar. Ancak bizler (sadece Türkler değil, insanlar) yer yer bu tür yapıları kötüye kullanmaktayız.

[16] -gan eki eylemlere gelerek sıfat yapar. Çalışkan, sıkılgan vb. örneklerinde olduğu gibi. kaygan aslında kayan demektir.

[17] “kay-dır-mak”. Bu -dır eki Türkçede ilginç bulduğum yapılardan biridir. Ettirgen/Oldurgan adı verilen bu yapı ayrıca -t, -ır veya –ar ekleriyle de türetilebiliyor. Eylemin esasını bir kişi/şey gerçekleştirir, ama o kişi cümlede nesne olur, özne ise eylemin esasının gerçekleşmesine vesile ve/veya sebep olan kişidir: “Saçımı X kuaföre kestirdim”: Kuaför keser, ben ona kes diyerek sebep ya da vesile olurum. “Bebeği uyuttum”: Bebek uyur, ben uyumasına aracı, sebep ya da vesile olurum.

[18] İletişim kuramlarına göre zaten konuşan ve dinleyen kişinin birbiriyle %100 bir iletişim kurması mümkün değildir. Her alıcı, sözü kendi algısına göre yeniden yapılandırır. Burada bahsettiğim ‘zeminsiz metinler’. Zaten zor olan bir iletişimi imkansız, yanlış, hata dolu bir hale getiriyor.

[19] Topçu, Emine; Yalım, Y.N. 2015. “Preimplantasyon Genetik Tanının Öjeniye ve İnsanın Araçsallaştırılmasına Yol Açıp Açmayacağının Tıp Etiği Açısından Yamaç Aşağı Kayma Argümanı ile Değerlendirilmesi”. TJOB (Turkish Journal of Bioethics). Cilt:2, no:3, s.187-201.

Prof. Dr. N. Yasemin Yalım’a, bu konuda araştırma yaparken bana sunmuş olduğu yönlendirmeler için şahsen teşekkür etmek isterim.

[20] [Oğuz] Yalım, Y.N; Tepe, H; Büken, N.Ö. ; Kırımsoy [Kucur],  D. 2005. Biyoetik Terimleri Sözlüğü. Türkiye Felsefe Kurumu: Ankara.

Konuyla pek ilgisi yok ama biz kadın araştırmacıların medeni durumlarımızı çalışmalarımızda yansıtmamız gerektiği saçmalığına kısa bir değinide bulunacağım. Yukarıda, Sayın Yalım adına kaynak gösterimi yaparken köşeli parantezleri özellikle kullandım. O soyadlar, artık kullanılmayan soyadlar. Evlenip boşanan, yeniden evlenen ya da evlenmeyen kadın araştırmacı ve yazarlara şunu tavsiye etmek isterim. İlk soyadınızı ister resmi olsun ister olmasın her daim kullanmaktan vazgeçmeyin. Yeni gelenler gidenler kendi soyadınızın arkasında sonra eklensin, çıksın. Yoksa 30 yıllık emeğiniz birden heba oluyor, literatürde farklı kişiler olarak görünüyorsunuz. Bir gün danıştığım bir profesör bana, yazılarını okumam için birini tavsiye etmişti, adaşımmış hatta o kişi. Bahsettiği kişi zaten benmişim. Hocam da pek şaşırmıştı. İyi ki arada ölmemişim. Oturup bu konuda bir makale yazdım ve bir daha ilk soyadımı asla bırakmadım (1999. “Sosyal Bilim Araştırmalarında Kullanılan Terimler ve Kaynak Gösterimindeki Bazı Sorunlar Üzerine”, TÖMER Dil Dergisi, sayı 73). Soyadı yasası yeni çıktı sayılır. O döneme kadar evlenip boşanan araştırmacı, yazar, sanatçı kadınlar iki kişilermiş gibi görünüyor. Bu çok acı ve saçma.

[21] Ne yazık ki 1971 yılında yayımlanan Kavramlar Sözlüğü dışında bu iddiamı kanıtlayacak bir kaynağım yok (Cin, Recai. 1971. Kavramlar Sözlüğü, TDK:Ankara). İlk çalışma olduğu için çok değerli bir çalışmadır. Ne yazık ki aynı sebeple önemli zaaflar da barındırmaktadır. Kavramlar sözlüğü (thesaurus); bir kelimenin, diğer kelimelerle olan anlam ilişkilerine göre hazırlanan çok önemli bir sözlüktür. 50 yıldır bu konuda bir gelişme olmaması çok üzücü.

[22] Bu iddiamın zemini zayıf olabilir. Sadece “zemin kayması” penceresinden baktım bu araştırmada. Öznel bir bakış açısıyla pek yanılmadığımı söylemekle yetinebilirim.

 [23] Heybe Dergisinde daha önce yayınlanan, dönüşüm kelimesi üzerine çalıştığım araştırmamda daha geniş ve ayrıntılı bilgi bulabilirsiniz. Aynı yazılarda değişim ve transformasyon kelimelerinin yanı sıra dönüşüme yakın diğer kavramları da bulabilirsiniz.

    Kırımsoy Denge, Deniz. 2022. Dön, Dönüş, Dönüştür. Heybe. Haziran 22. Sayı 3. Nika: Ankara. s7-20.

    Kırımsoy Denge, Deniz. 2023. Dönüşüm Muhteşem Olacak! Heybe. Ocak 23, Nika: Ankara. Sayı 4. s7-15.

[24] Dil ideolojik bir aygıt olarak hep kullanılagelmiştir. Bu, toplumun sosyal algısı üzerinde kimi zaman çok tehlikeli sonuçlara neden olabilir. Günümüzde aramızda yaşadığımız kutuplaşmada, dilimizin geçmişle bağlantısının kopmasının çok önemli bir rolü vardır. Burada geçmiş derken Osmanlı döneminin (Müslümanlaşma) yanı sıra Orta Asya’dan Anadolu’ya gelene kadar yol boyu topladıklarımızdan, antik ve kadim Anadolu halklarının bize bıraktıklarından, 19. yüzyıldan itibaren Avrupa’ya yakınlaşmayla oralardan aldıklarımızdan da bahsediyorum. Kısaca aslında “çok” olan bir şeyden bahsediyorum (Sadece bu paragraftaki kelimelerin yaklaşık %20’si binyıllardır ödünçlediğimiz kelimelerden oluşuyor). Aklımızı dilediğimiz gibi kullanabilmek için aklımızda nelerin bulunduğunu iyi bilmeliyiz. İdeolojik aygıta döndürülen bir dilin, ideolojik zihinlerden başka bir şey üretmemesi çok doğal.

[25] Bizim algımız diyorum. Çünkü Batı dillerinde mesela aynı kavram cevap üzerine kurulu (İngilizce responsability, Fransızca responsabilité, Almanca Verantwortung. Her üçünün de kökünde cevap kelimesi bulunuyor). Sorumluluk alan kişi, Batı algısında “cevap üreten ve cevap veren” kişidir. Doğu algısında ise “soru üreten ve soru soran”. Bu bakış açısı farklılığının, nasıl bir düşünce, davranış ve tutum farkına sebep olduğu başka bir yazının inceleme konusu olsun dilerim.