1 Ekim 2024 Salı

 


Bir Kelime Bir Evren: ‘Para’layan Hayat*

 

Deniz Kırımsoy Denge

 

Heybe Dergimizin bu sayısının konusu “Yoksulluk”. Sosyal hizmet uzmanı olmayan bir kişi olarak günümüz sosyal sorunlarından biri olarak gösterilen yoksulluğu sorun olarak görmüyorum. Sorun olan şey zenginlik, daha da doğrusu “paraya sahip olma” halleri. Bu hale erişme ve eriştikten sonra bunu yönetebilme/yönetememe çabası bana çok ilginç geliyor. O yüzden bu sayının kelimesini “para” olarak seçtim.

Konu; geçmişi, bugünü ve geleceği ile tüm insanlığı ilgilendirdiği için sınırlandırmak zorundaydım. Bölümlere geçmeden önce size kısa bir tarihsel giriş yapacağım para hakkında. Burada dilsel verilere de gönderme yapıyorum. Ardından “Türklerin para ile ilişkisi? Karmaşık” adlı bölümde ülkemizdeki para tarihçesinin özetinden sonra para ve tarihsel bağlamda ilişkili kelimeler ile bunların hallerine bakacağız. Ardından “Bugün para?” başlıklı bölümde 2000’li yılların Türkiye Türkçesi konuşurunun parayı nelerle ilişkilendirdiğini göreceğiz. Biraz da bu ilişkileri neden kurmuş olabileceği üzerine sorular ortaya koyup düşüneceğiz. Yazımı, son olarak ‘Para’lamak, paralamak?” adlı bölümle sonlandıracağım.

Deyim ve atasözleri külliyatımızdan, zaman ve sayfa sayısı sınırı nedeniyle uzak kalmam gerekti. Argoya da kısmen girebildim[1]. Sosyolojik bir dil bakışının bunlarsız yapılamayacağının altını çizmem lazım. Yani bu makalenin bu kısmı biraz eksik kalacak. İnanılmaz yüksek sayıda veri var ve hepsini sınıflayıp bazı sonuçlara ulaşmak oldukça uzun sürecektir. Dilerim başka bir zaman kısmet olur ve bu başlangıç niteliğindeki yazının devamını oluşturur.

Minik bir para tarihi[2] ile giriş yapıp konumuza geçelim:

Önce takasın var olduğunu hepimiz biliriz. Onun yerini yer yer incik boncuk almaya başlıyor. Bilindiği kadarıyla MÖ VII. yüzyılda Lidyalılar ilk parayı basıyorlar. Darphane dememizin nedeni de bu olay. Çünkü ilk para, bir metal parçasının üzerinde ilgili para kalıbının resmen darp edilmesi sayesinde yapılıyor. Bu yöntem uzun yüzyıllar boyunca kullanılacaktı. Metal iyi tabii, sağlam, ama miktar fazla olunca taşıması, nakledilmesi zor olsa gerek. O kadar vergi toplanıyor mesela nasıl taşıyacak? Zamanla kâğıt para devreye giriyor. Parayı kolay taşımaya çalışan ilk halk Çinliler olmuş görünüyor. MÖ 118’e tarihlenen deri paraları var. Asıl kâğıt paraya geçişleri MS 9. yüzyıla denk geliyor. Yani ilk kâğıt parayı basan yine Çinliler. Batı dünyası, daha doğrusu Amerika ve İngiltere, ilk kâğıt paralarını basmak için sekiz yüzyıl daha beklemiş.

Paraya dair, hepimizin bildiği dijital paraya kadar uzanan ilginç bir serüvenimiz var. Parayla insan arasındaki ilişkiyi genel olarak anlamak için bugünkü para birimlerine bir göz atalım:

Afgan, Ariary, Baht, Balboa, Birr, Bolivar, Boliviano, Cabo Verde Escudo, Ced, Cordoba Oro, Dalaş, Dinar, Dirhem, Dobra, Dolar, Dong, Dram, Euro, Florin, Forint, Frank, Grivna, Guarani, Guilder, Gurdu, Kina, Kip, Kolon, Koruna, Kron, Krona, Kuna, Kvaça, Kwanza, Kyat, Lari, Lek, Lempira, Leone, Leu, Leva, Ley, Lilangeni, Lira, Loti, Manat, Mark, Metical, Mvdol, Naira, Nakfa, Ngultrum, Nuevo Sol, Ouguiya, Pa'anga, Para, Pataca, Pezo, Pound, Pula, Quetzal, Real, Riel, Ringit, Riyal, Rpi, Ruble, Rufiyaa, Rupi, Rupiah, Som, Somoni, Sterlin, Sucre, Sum, Şekel, Şilin, Taka, Tala, Tenge, Tugriki, Unidad, Vatu, Won, Yen, Yuan, Zloti

Bir grup ülkenin ya da halkın kendi adını kullanıyor (Afgan, Bolivar gibi). Bir grup eski ya da güncel ağırlık birimi kullanıyor (dirhem, pound gibi), bir grup politikalardan ya da çevrelerindeki güçlü iktidarlardan etkileniyor (Mozambik, Metikal adlı bir para kullanıyor ve bunun kökeni İslamiyet ile birlikte gelen dil. Arapça kökenli مثقال, mithqāl bir ağırlık birimi ve aynı zamanda para biriminin adı), bir grup paranın malzemesini kullanıyor (Vatu gibi. Dünyanın dördüncü küçük ülkesi Vaunatu’nun para birimi. Kök anlamı ise ‘taş’), bir grup para üretim tekniğinden yararlanıyor (Ruble gibi. Rusça kesmek sözünden geliyor, çünkü para üretmenin bir yolu kesmek), bir grup mitolojiden ya da efsanelerden besleniyor (örneğin Lev, Leva; aslan kelimesinden geliyor). Ve daha pek çok yaklaşım var. Oldukça özgün seçimler. Bu da bir ülkenin kendi para birimini belirlemesi konusundaki anayasal bakımdan özgür olduğunu doğrular nitelikte bir sonuç. Evet; dil, başkent ya da rejim belirme ne kadar özgürse, para birimi belirlemek de o kadar özgür. İktidarda kim ya da ne varsa onun sözü üzerine para biriminin adı, şekli şemali belirleniyor. Küresel ya da uluslararası herhangi bir yasal bir zorunluluk olmamasına rağmen “evrensel para birimi” diye bir kavram var. Ne olduğunu anlamadım, ama anlatabilen de yok gibi. Örneğin Antarktika ya da Filistin’in evrensel bir para birimi yok. En yoğun kullandıkları çevresel para birimleriyle işlerini görüyorlar. Kendilerine ait bir para birimine ihtiyaç ya da olanakları olmamış. Bir de “Çevrilebilir Mark” diye bir para birimi gördüm. Bosna Hersek kullanıyormuş. Bosna Hersek, zamanında kendi parasını Alman markına endekslemiş. Küba ise Küba pezosunun yanı sıra Çevrilebilir Pezo kullanıyor. Bu da muhtemelen Arjantin Pezosu olsa gerek. Başka bir deyişle ülkeler her ne kadar kendi para birimlerini belirleme özgürlüğüne sahip olsalar da bazıları bunu yapmıyor ya da yapamıyor. Bir şekilde evrensel kurallar var ama bunlar yazılı değil görünüyor. Karar veren, piyasa.

Bu kısa ve hızlı tarama sonuçları bana bir çelişki yaşattı: Her yerde, her dönemde paranın büyük değer kayıpları ile karşılaştım. Her yönetim, gramaj, boyut küçültmüş; bir şekilde devalüasyon ile başa çıkmaya çalışmış. Aslında sınır belirlemek ve bu sınırları ilan etmek gibi bir güç göstergesi olan para, aynı gücü yok eden bir aygıta dönüşüyor gibi. Daha derin bir incelemeyi hak ediyor bu soru. Belki bu soruyu yakalamak isteyen bir iktisat tarihçisi çıkar.

 

Türklerin para ile ilişkisi: Karmaşık

Orta Asya dönemlerinde Türklerin resmi para basıp basmadığı tartışılıyor. Daha doğrusu genel geçer para işlevleri açısından gerçekten para basılıp basmadıkları bilinmiyor anladığım kadarıyla. Çin’in ilk para darp eden ve basan ülke olduğunu dile getirmiştik. Dolayısıyla Çin’in ilişkide olduğu diğer toplumlar, halkların da basmış olması lazım. Türkler, Çin ile oldukça yakın ilişkilere sahipti. O halde onlar da basmış olmalı. Bugüne kadar bulunan sikkeler üzerinde araştırma yapmış olan bilim insanları ellerindeki bulguları paylaşmaya devam ediyor. Ben, daha ayrıntılı bilgiye ulaşabilecek kadar derinleşemedim[3]. Türklerin o dönemlerde para yerine hangi kelimeyi kullandıklarını da bulamadım. para kelimesi, aşağıda daha ayrıntılı olarak ele alacağım, nispeten yeni bir kelime. Orta Asya dönemlerinde, daha doğrusu İslamiyet öncesinde Türkler tarafından başka bir kelime kullanılmış olmalı. Bilinen şu: İslamiyet sonrasında “hutbe ve sikke” ikilisi bir Türk boyunun resmi olarak tanınmasını sağlayan önemli araçlar.

Selçuklu’ya geçelim: fels, dirhem ve dinar adlı ana para birimlerini kullanmışlar. fels, Bizans para sistemine uygun seçim yapan İslam fetih ülkelerinin, adı Bizans’ta follis olan bir para biriminden devşirmedir. Kelimenin çoğulu fülüs olmuş. Dinar da aynı şekilde Bizans İmparatorluğu’nun denarius adını verdiği bir para biriminden gelmekte. Bizans döneminde “altın para” anlamında kullanılan denarius kelimesinin köken anlamı “10’lar içeren”. Bir de Dirhem var. Kelimenin kökeni “avuçlamak, bir avuç dolusu” anlamına gelen Grekçe kelime δραχ- (draH-)‘a kadar gidiyor. Greklerde aslında hem bir ağırlık ölçüsü hem de bir para birimi imiş[4]. Öyle de kalmış. Bu para birimini zaten kullanan ve daha sonra Müslüman Arap birliğini teşkil eden halklar ve devletler, Arapça bir kelime haline gelmiş olan dirhamı kullanmaya devam ediyorlar. Aynı şekilde hem de. Hem bir ağırlık ölçüsü hem de bir para birimi olarak. Dirham, Türkçeye dirhem olarak geçiyor. Yine hem ağırlık hem de para birimi olarak. Dirhemin de gümüş ve altın versiyonları var. Hatta bakır çeşitlerinin de bulunduğu ortaya çıkmış[5].

Burada dikkatimi çeken, Müslüman-Arap dünyasının para sistemlerini Hıristiyan dünyasından alıntılayarak devam ettirdikleri. Bunun altında yatan nedenler muhtemelen iktisadi. Mevcut çarkların akışını bozmayı ya gereksiz görmüşler ya da onların nezdinde fark etmemiş. Bu konuda da bir kelam etmek için dönemin yazılarını, kanunlarını, kelamlarını dikkatle incelemek gerekir.

Osmanlı ile devam edelim. Artık para çoktandır güç işareti. Dolayısıyla, daha Osman Gazi’nin ilk döneminden beri mevcut (13. yüzyıl). Hatta babası Orhan Bey dahi para bastırmış. İlk paranın adına akçe deniyor. Gümüş olduğu için beyazından dolayı ak kelimesinden türetilmiş. -ça, -çe eki parça anlamına geliyor[6]. Yani gümüş parçası. Osmanlı’da beylik, imparatorluk, devlet süreçlerinde her bir padişahın kendi adına çeşitli illerde bastırdığı paralar söz konusu. İşin içinde elbette altın paralar da var. Gümüş akçe olduğu gibi altın akçe de var yani. akçenin küçüğü mangır; 40 mangır 1 akçe ediyor, 80 mangır bir akçe. mangır; kazımak, grave etmek anlamına gelen Arapça bir eylemden geliyor: mankur. paraya ait başka kelimelerle de karşılaşıyoruz. Bunların arasında Mecidiye, Sultani, Mahmudiye gibi padişah isimlerine rastlamak da mümkün. Ayrıca komşu ülkelerin para birimlerinden etkilenmek de var doğal olarak: Dinar, Filori (Duka). akçenin tarihsel yolculuğuna kırpık akçe, çürük akçe (bakır), geçer akçe, züyuf akçe (ayarı düşük ya da sahte) gibi tanımlamalar ekleniyor. Görünüşe göre paranın değer kaybı ve para üzerine sahtecilik o zamanlar da Anadolu topraklarında yaşanmış. akçe’nin de hem gramajı, hem gümüş ölçüsü tüm Osmanlı tarihi boyunca düşüyor. Bir dirhem gümüşten 300 akçe kesen padişah var, 1200 akçe kesen var. kesmek, para teknolojisinde özel bir terim. Sultan Süleyman dahi, gümüşün ayarı düşürmüş. Nihayetinde akçe kalkıyor, yerine kuruş (1687) geliyor. Adı geçmişken kuruş ile devam edelim. Almanca Groschen kelimesinden geliyor. Aslında kendi Alman dili macerasında groß, yani büyük kelimesi ile ilintili, iri yarı bir gümüş para. Osmanlı olarak 19. yüzyılda Almanlarla oldukça yakınlaştığımızdan olsa gerek guruş dilimize giriyor ve ana paramız oluyor. 120 akçelik bir para birimi. Bunun küçük birimine ise para adı verilmiş[7]. 40 para 1 kuruş imiş. Sonra lira (1870) geliyor. 17.-19. yüzyıllar arası ikili bir para sistemi kullanmış Osmanlı. Halk eski usul sistemle devam ederken, yeni usul daha çok devlet işlerinde kullanılmış. İlk resmi para Abdülmecit zamanında mecidiye adıyla dolaşıma giriyor. Çeşitli şekillerde daha önce de var olan kaime adlı bir birim daha var. kaime, ya da bugün bildiğimiz adıyla gayme ya da kayme, aslında tam olarak bir para birimi değil, bir tür bono. 1862’de ilk defa resmi olarak sisteme sokuluyor. Arapça bir kelime ve “yerine geçme” anlamına geliyor. Bugün Z kuşağına “Kaç gayme?” desem anlarlar mı acaba? Anlasalar da gayme onlara nasıl bir para değeri hissettirir? Ucuz? Pahalı? Benim zihnimde 3-5 kuruş gibi bir çağrışımı kalmış.

1912 itibarıyla artık lira ve kuruş kalmış. Diğerlerinin hepsi tedavülden kalkmış. 19. yüzyılın yarısından itibaren tüm paraların üzerinde Osmanlıca ve Fransızca yazılar bulunuyor. liranın da kökenine bakalım: Dilimize girişi Fransızca üzerinden, aynı işlevde kullanılan livre kelimesi ile gerçekleşiyor. Fransızcaya ise İtalyan parası libradan gelmiş. İddialardan biri Terazi burcu diye bildiğimiz Zodiac takımyıldızının Eski İngilizce adı libradan kaynaklandığına ilişkin. Başka bir iddiaya göre de Sicilya adasının bir para birimi olan litradan gelme. Bize niye Fransızcadan geldi? Çünkü 1550’lerde Fransa’nın para birimi buydu. Batılılaşma sürecinde en yakın ilişki kurduğumuz ülkelerden biri Fransa idi. lira, anlaşılan politikaya uygun gelmiş. kuruş da öyle. En küçük metal para olan “para” da para olmuş. Bir dönem de pul kelimesi kullanılmış[8]. pul, Aramice, Süryanice ve eski Yunanca ile bağları olan bir kelime; bütün bu eski dillerde küçük para birimi anlamına geliyor.

Sonra Türkiye Cumhuriyeti döneminin para sistemi başlıyor. İlk lira sanılabileceği gibi 1923’te değil, 1926’da basılıyor. Hala üzerinde Arap harfleri var. Latin harfleriyle Fransızca olarak para değeri yazılmış. Rakamlar, hem Arap hem Latin. Tümüyle Latin harflerine geçiş için önce dil devrimini ve yeni paraların basımını beklemek gerekecek (1931). Önce İngiltere’de gerçekleşiyor para basımı. Sonraki dönemlerde başka ülkelerde de basılıyor paramız. Türkiye’de ilk defa 1958’de 100 Liralık bir banknot basılıyor. Banknotlarının tamamının Türkiye’de basılması ise 1979’da gerçekleşiyor, sadece 45 yıl önce. Bu basım (aslında edisyon deniyor) bizim milyonlarla boğuştuğumuz yıllarımıza ait. 2006’da sıfırların silinmesiyle Yeni Türk Lirası dönemine giriyor, 4 yıl süren bu dönemden sonra yine bir tedavülden kaldırma yaşıyoruz. Kaçıncısı olduğunu saymak bile zor. Böylece halen kullandığımız lira ile baş başa kalıyoruz. 100 yıllık Cumhuriyet tarihinde paranın başına gelen en önemli olaylar bunlar.

Son olarak yazımızın asıl kelimesi olan paraya bakalım. Bir zamanların en küçük para birimi para, nasıl oldu da bütün paraların ana adı oldu?

para kelimesi Farsça pare’den (پاره) geliyor ve Farsçadaki anlamı “ödül, para”. Bunun Orta Farsça pār, yani “ödünç, borç” kelimesiyle de bağlantısı var. pār; Avesta dilindeki eş anlamlı pāra ile bağlantılı. Bunu kaynağı ile aynı dilde “ödemek, öteye geçmek, öte” anlamlarını taşıyan par- eylemi. Nişanyan, Hint Avrupa dillerinde yazılı örneği bulunmayan per- eylemi (1. ön, öte, 2. ödemek, satmak, 3. öne atılmak, tehlikeye girmek) ile bu eylemi aynı görmüş. İşte bu kökten dağılan bu anlamlar bakın nelere sebep olmuş? Nişanyan, para sözcüğünden ayrıntılı bilgi için gönderdiği per- önekini açıklarken şöyle ifade ediyor: “Hintavrupa dillerinde öne, ileriye, öteye hareket bildiren edattır. Ekli ve çekimli biçimleriyle birlikte Latince per+, prae+, pro+, Yunanca para+, pro+, peri+, Farsça par+, far+, fra+, İngilizce for ve fro biçimlerini alır”. Sonra devam ediyor Nişanyan: “Hintavrupa dillerinde "öteye geçmek ve geçirmek" anlamına gelen fiiller ile "kapı" anlamına gelen adlar da aynı kökten türetilmiştir. Karş. Latince portare, Almanca fahren, İngilizce ferry, Farsça buradan ‘taşımak’, Latince porta ‘kapı’. Ve dahası da var. Ancak konumuz itibarıyla buraya kadar bağlantıyı yeterli görüyorum. “Ön, borç, ödeme, taşıma, tehlike” anlamlarıyla Farsçaya kadar gelen ve oradan da bize geçen para’dan bugün elimizde tuttuğumuz para arasındaki tarihsel anlam bağlantısı genel olarak budur[9].

Biz Türkiye Türkçesi konuşurları ise bu anlamlar yığınının “parça” kısmını ve “para” kısmını almışız. Görünüşe göre para ve paralamak (parçalamak) arasında doğrudan tarihsel bir bağlantı kurmuşuz. Farkında olmadığımız bir bağlantı.

Acaba ön, taşıma ve tehlike anlamlarından etkilendik mi? Dilde bir yansıması yok görünüyor. Ancak şu aşamada bunu bulgularla doğrulamak olanaksız. Deyimlere, atasözlerine, önceki kullanımlara bakmalı.

Tamamen yeni bir sisteme geçerken para birimlerinin adını da değiştirmek anlamlı tabii. Ama Türklük ideolojisi varken neden Fransızca ve Almancanın yardımını aldık sorusu aklıma takıldı. Halis muhlis Türkçe kelime akçeyi niye kullanmadık mesela? Muhtemelen değeri çok düşmüş, hatta ayağa düşmüştü. Ayrıca Osmanlı’yı çağrıştırması, ideolojik açıdan da hiç hoş değildi büyük ihtimal. Muhtemelen Osmanlı Devleti’nin şaşalı izlerinin silinmesi gerekiyordu toplumsal algıda. Emin olmak için dönemin gazetelerdeki tartışma ve yazılarına, edebiyata, meclis tutanaklarına bakmak gerekecektir[10].

Bugün para?

Tarihsel olarak paramızın sınırlarını böylece bir gördükten sonra bugüne gelebiliriz. Bu bölümde para yerine kullanılan diğer kelimelere bakacağız önce. Bu şekilde paranın Türk algısında neye tekabül ettiğini anlayabileceğiz. Ardından da para kelimesinin ötesinde berisinde kullanılan diğer kelimelere bakacağız. Bu da bize paranın Türk algısındaki bağlamını anlamamızı sağlayacak. Her ne kadar deyim ve atasözlerinden gayrı tuttuğum bir çalışma da olsa, bu iki bakış ile paranın bugün toplumsal zihnimizdeki kavramsal çerçevesine ışık tutabileceğiz.

Önce para yerine kullanılan kelimeler:

111 tane kelime buldum[11]. Ne yazık ki bu tür dilsel çalışmalar Türkçede henüz külli değil. Onun için bunu kısmi bir veri olarak kabul etmemiz lazım. Bu sefere mahsus olmak üzere derin bir tarama yapabilecek bir zamanım olmadı. Fakat şunu rahatlıkla söyleyebilirim. Bu verinin en az 3 katına rahatlıkla ulaşılabilir. Deyimleri de kattığımız zaman çok çok daha fazlasına ulaşabileceğimiz de ortada.

Elimdeki verilere baktığım zaman bunların içinde eski dilde para karşılığı kullandığımız kelimeler arasında (akçe, fülüs, gayme, mangır, züyuf, mecidiye vb) paranın parçaları (lira, kuruş, bozuk, madeni para, sikke vb), üzerlerinde bulunan resimler (sakallı, maço, kuleli vb), miktarları (onluk, beşlik, yüzlük vb), renkleri (yeşil, mor, kınalı vb), teknik terimleri (provizyon, nakit, balya, banknot vb) ve (daha doğrusu aslında neredeyse tümünde) bol miktarda argo kelimeler bulunuyor (asker, onbaşı, çakıl, çarşaf, japon, kafa, kemik, kafa, ölümlük vb.).

Peki, günümüz Türkçesinde para kelimesinin bağlam içinde kullanım durumu nedir?

Bunun için iki tarama yaptım. Birincisi Eşdizim Sözlüğü’nden[12] geliyor:

avuç dolusu, beş on, peşin, dolusu, kaç, beş, avuç avuç, sarılı, kucak dolusu, faizli, altmış, yetmiş, bol, liralık, yüklü, doksan, hayli, fazla, bolca, bir avuç, cüzi, milyarlık, çil çil, külliyetli, biraz, çalıntı, etek dolusu, gerekli, altın

Bu listede dikkatimi çeken ilk nokta şu oldu: Miktar belirten eşdizimler 18 tane ve bunlar arasında “az para” karşılığı kullanılan eşdizimler sadece 5 tane. Diğer 13 tanesi “çok para”ya tekabül ediyor. Lira adedini belirten 5 tane var. Kalan 6 tane de anlam açısından sınıflamakta zorlandığım kelimeler oldu. Hepsi ‘nasıl para’ sorusuna cevap veriyor ama aralarında bağlantı yok. Bu veriyi nasıl değerlendireyim: Aklıma “Zenginin parası, züğürdün çenesini yorar” deyiminden başka bir şey gelmiyor.

İkinci tarama ise Türkiye Ulusal Derlem[13] verileri var. Paranın önünde ve arkasında geçen kelimelere göre bir döküm aldım. 1989-2013 yılları arasında yazılı ve sözlü metinler (2690 tane) üzerinde yaptığım taramada para kelimesi toplam 22492 kez geçmekte. Normalleştirilmiş sıklık 443.82. Bu, kullanım sıklığının oldukça yüksek olduğunu gösteren bir değer. Paranın geçtiği her cümleyi görebiliyorsunuz. Bunların bir listesini de almanız mümkün. Ben de aldım. Listeyi, paranın yanında bulunan ve anlam üretebilecek kelimelere göre yeniden düzenledim[14]. Bu ne demek? Para kelimesinin yanında bulunan “ile, bir, ve,…” gibi anlam üretmeyen kelimelerden arındırdım; ‘yapıyor, yapan, yapar’ gibi aynı anlamdaki kelimeleri tek bir başlık altına topladım, aynı işlemi iktisat ve ekonomi gibi kelimeleri gibi aynı anlama gelen kelimelere de uyguladım. Sonuç itibarıyla para kelimesinin önünde ve arkasında geçen kelimeleri bir araya getirip ilk 100 tanesini alınca şöyle bir liste geçti elime:

ben, o, almak, bu, vermek, kendi, yapmak, insan, gelmek, biz, gerekmek, iş, sen, Türkiye, gün, istemek, yeni, ilk, artmak, iyi, şey, hiç, önce, aynı, bütün, başka, önemli, böyle, son, yok, hem, nasıl, dünya, ev, yer, gitmek, diğer, karşı, kim, kadın, çocuk, tek, doğru, çünkü, devlet, birlikte, söz, konu , ortaya, kullanmak, burada, Türk, bulmak, sahip, şimdi, siz, adam, sadece, ekonomi, fazla, şu, çalışmak, demek, tüm, yıl, şekilde, kişi, işte, hemen, genel, üzerinde, küçük, uzun, öyle, güzel, hiçbir, biraz, tam, başlamak, üç, üzerine, baş, toplamak, neden, kabul, az, ülke, baba, farklı, yüksek, kez, kalmak, özel, özellikle, dönem, sistem, hep, güç, pek devam.

Listenin “ben” ile başlaması “para ve sahiplik” ilişkisi açısından dikkatimi çekti. Buraya odaklandım. ben kelimesinin, türevleri de kapsadığı unutulmamalı. “Ben parayı severim”, “Beni para bekler”, “Bana para lazım”, “Benden para aldı”, “Bende para yok”, “Benim param” gibi tüm “ben”ler bir arada. Sonra “sen” kelimesini aradım. Büyük bir farkla “ben” öndeydi. Para ile ben arasında doğrudan dilsel bir ilişki vardı. Aynı ilişkiyi “biz” ve “siz” de sergiliyordu. Listenin ikinci kelimesi “o”nun durumu biraz farklıydı. Çünkü ‘ben, sen, o’ sıralamasında da var olan “o”, ‘bu, şu, o’ sıralamasında da mevcuttu. Bu, Türkçenin ilginç bir hassasiyetidir: Nesne ve kişi, üçüncü tekil şahısta aynı zamirle ifade edilir. Sırf bu yüzden birine “o” demek ayıp karşılanır ülkemizde. “O”ndan ya adıyla, ya unvanıyla ya da “kendisi” diyerek bahsetmek gerekir. Bu iki ayrı “o” kelimesini ayırmak için tüm cümlelere bakmam gerekecekti. Başka bir çalışmanın konusu olabilir. Ancak Türkçenin “kendi” kelimesiyle kurduğu üçüncü şahıs ilişkisi imdadıma yetişti. Bu kelime de listenin ilk başında çıkmıştı zaten. O halde şimdi Türkiye Türkçesi konuşurlarının para ile ilişkilerini verilere göre şu şekilde özetlemek çok da yanlış olmasa gerek: Bir Türk için para genellikle kendisinindir. Bu ilişkide “paraya sahip olan birinci tekil kişi” önemlidir.

Paranın alınması ve verilmesi de ilk sıralarda yer alıyor. Bu, paranın kendi doğasından kaynaklanan en olağan eylemler. Ama gelen para ile giden para arasındaki kullanım farkı oldukça yüksek. giden para çok daha fazla kullanılıyor. Niye? Acaba sosyal-psikolojik bir olguyla mı karşı karşıyayız? Biraz şaka yollu bu sorunun cevabını dilsel açıdan tam olarak alabilmek için de yine bu kelimelerin geçtiği tüm cümleleri ince ince değerlendirmemiz gerekir.

Dikkatimi çeken bir başka nokta para kelimesinin hemen öncesinde ya da sonrasında kullanılan kadın ve çocuk kelimeleri oldu. ‘Aile’ ve ‘aile reisi’ odaklı bir toplumsal düzenimiz olduğu içindir sonucu ürettim bundan da. Çünkü kadın kelimesinin cinsiyet bakımından tersi olan erkek kelimesi ilk 100’e girememiş. adam kelimesi ise yine incelemeye muhtaç, çünkü burada kadın-erkek karşıtlığından ziyade ‘adam olmaklık’ ile ilgili bir kullanım yığılması olduğunu düşünüyorum. Emin olmak için yine tüm cümlelere tek tek bakmak gerekecek. İlk 100 kelimelik listede baba kelimesinin bulunması, mevcut erkek egemen toplumsal yapımızın bir yansımasına bağlanabilir. Bu listeye giremeyen anne kelimesi önemli bir farkla babanın gerisinde kalıyor. Anlaşılan paramızı annemiz de verse o para, baba parası oluyor.

Bir başka dikkatimi çeken nokta da ‘para elde etmek ve harcamak’ yönündeki eylemlerin zenginliğinin yanı sıra ‘paranın korunmasına, çoğalmasına, tutulmasına’ yönelik eylemlerin (biriktirmek, tasarruf etmek, yatırım yapmak, değer kazandırmak, yatırmak gibi) neredeyse sonlarında bulunuyor olması. Bundan da sosyal bir sonuç üretebilir diye düşündüm: Türkler paranın yatırılması ile değil, elde edilmesi ve harcanması ile ilgileniyor diyebilir miyiz acaba?

Bu ve buna benzer tüm düşüncelerin belli bir döneme ait olduğunu unutmamak gerekiyor. Elimizdeki tek Türkçe Derlem TUD verilerine dayanıyor. TUD’un verileri de 1989-2013 arasında. Son 10 yıl yok. Yani COVID 19 yok, 6 Şubat depremleri yok, şu zamanlarda yaşadığımız devalüasyon yok. Bugünkü verilere dayalı bir liste üzerinde çalışsaydık, muhtemelen değerlendirebileceğimiz farklı bilgilere de rastlayacaktık.

Para’lamak, paralamak?

Hayatımızın en önemli şeyi para. Her birimiz -eski insanlar nasıl ki avlanmaya ya da toplamaya çıkıyordu- belli bir saatte çıkıyor, o günkü kısmetimizin peşine düşüyoruz. Para, bugünkü avımız gibi. İşin ilginç yanı, paranın peşine düşmeye daha karar vermek de para, peşinde koşmak da, elde edince bir arada tutmak da, harcamak da para. Varoluşu sağlamanın ve sürdürmenin tek aracı. Paran varsa iyi… Yoksa, bittin.

Para önemli. Parasal sistemler de önemli. Ancak görünüşe göre ne kapitalist, ne emperyalist ne de kent devletleri ya da başka bir dönemde hep bir gruba ayrıcalık tanınmış, diğer gruplar sistemi çalıştıran bir parça olmuş. Bir dönem bu parça zorla çalıştırılmış, bir dönem güya kendi isteğiyle çalışmış; bir dönem hiç farkında olmadan, şimdi ise yarı farkında yarı değil hâlâ kendisi dışında başka biri ya da bir şeyler için çalışıyor. Bugün belki o parça, sadece biraz daha insani yaşama fırsatı elde edebiliyor. Buna da gelişme ya da kalkınma diyoruz. Para hem var ediyor, hem yok ediyor. İkisini de aynı anda yapıyor üstelik. Hatta yok ediş sayesinde var ediyor.

Çok değerli bu ‘paraya sahiplik’. Paraya sahiplikten daha önemli şeyler var mı? Mesela Japonya’da kadınlar, erkek eşlikçi tutabiliyor. Seks için değil, seks yasak bu kiralamada. Sadece tatlı bir gün geçirmek, biraz övülmek, onurlandırılmak için. Sevgiyi kiralamak peki? Parası olan, en iyi hastanelerde, en iyi doktorlardan, en iyi medikal araç- gereçlerle tedavi olabiliyor. Sağlık peki? Her türlü borç bir şekilde ödenebilir. En kötüsü canınızı alırlar, borç yine ödenir. Peki ya minnet borcu? Var mı parasal bir karşılığı? Bir zamanlar bu soruların tümüne yok derdik. Şimdi ikileme düşüyoruz. Almanca Verdinglichung diye bir terim türedi: şeyleştirme diyebiliriz. Bir tür metalaşma. Ancak soyut değerleri de kapsıyor. Sevgi, saygı, hoşgörü, onur gibi değerlerin dahi şeyleştirilmesinden bahsediyor. Başka bir deyişle alınıp satılabilen değerler…

İzninizle kişisel bir deneyim eklemek istiyorum buraya. Bir dönem ikinci el eşya satışları yaptım. Her hafta pazara çıkıyordum. 5 yıl kadar sürdü. Satış yöntemlerim biraz farklıydı, çünkü hayata ileri, geri dönüşüm terimlerini kazandırmaya, paylaşım ve takası arttırmaya çalışan bir hedefim vardı. Bu yüzden iki ayrı kutum olurdu. Bu kutulardan biri “Al Götür” kutusu idi, içindekilerden ihtiyacınız olanı alıp götürebiliyordunuz. İkincisi ise “bir getir, bir götür” kutusuydu. Buradan almak için bir eşya getirmeniz gerekiyordu. Bir de olağan satışa sunduğum ürünler bulunuyordu tezgahta. A’dan Z’ye her şey. Burada iki önemli deneyim yaşadım. Birincisi al-götür kutusunda oldu. Bir müşteri, buradan bir şey almak istedi. Ben de bunun al-götür kutusu olduğunu, alabileceğini, bir şey vermek zorunda olmadığını söyledim. Gözlerini ateş bürüdü adamın. Para vermeden hiçbir şey almazmış. Bu en şiddetli tepkiydi. Aslında hep tepki alıyordum. Kâh nazik tepkiler, “Ama öyle olmaz ki, 1 lira vereyim en azından”, kâh mahçup olmalar, hediyeler getirmeler… Aynı kutuda bir de şöyle bir şey oldu. Bir müşteri, kutunun ne anlama geldiğini anlayınca dikkatle incelemeye başladı. Bir şey aldı, ikinciyi seçti, üçüncüyü inceledi derken kucağı doldu. Sonra birden “Ay, ben ne yapıyorum ya!” dedi ve kucağındakileri tekrar kutuya boşalttı. Bu kutudan “bedava” olduğunu düşünüp bulmuşken birkaç şey alan pek çok insan oldu. Bu deneyimler bana paranın gücünü ve güçsüzlüğünü, paraya ve eşyaya olan bağımlılıklarımızı, özgürlüğümüzü ne kadar da çok bağımlılık üzerine kurguladığımızı düşündürttü. Para, gerçekten özgürlük müydü? Yoksa başka bir şey miydi? Bu soruları birlikte tartıştığımız eşimle şu sonucu bulduk: “Para, paralar!”.

Para peşinde koşarak katlettiğimiz zaman, elde ettiğimiz zaman “para”landığımız ama aslında paralandığımız, paramparça olduğumuz hayat. Bunu bize başkaları mı yapıyor, yoksa biz kendimize mi? Asıl sorun paralı olmak mı parasız olmak mı? Minimal ya da eski yaşam biçimleri bize ne kadar özgürlük sağlayabilir? Hangi özgürlükten, ne çeşit bir özgürlükten yanayız? Özgürlüğü de parayı da acaba nitelikli ve verimli bir şekilde tanımlamaya çalışmak lazım sanki. Bu konuda da görünüşe göre her koyun kendi bacağından asılıyor. Mevcut sistem, bu tür soruların peşinde zaman kaybetmemize asla izin vermeyecek. İki parça ihtiyaç karşılamak için girdiğimiz marketten, bir araba dolusu eşya ile çıkmaya devam edeceğiz. Bunu yapamadığımız yerde de makus talihimize ağlayarak alamadıklarımızın hayallerini kuracağız ya da tanrılara sığınarak bu talihe boyun eğeceğiz.

Sadece keyif için alışverişi kesmek zorunda kalmak gurur kırılması, haysiyet sarsılması, rencide olma gibi onlarca hali beraberinde getiriyor[15]. Kibirli insan, bunu kaldıramıyor. Kaldırmaya çalışsa iyi olur kendisi açısından. Hep derim, gurur zaten kırılması gereken bir şeydir, daha beter olsun. Ama bundan daha ağırı var maalesef. İnsanca yaşama hakkını kaybedenler. Açlık sınırının altında uzun süre yaşamak, insanca yaşama hakkının kaybedilmesi demek. Böyle yaşayan ülkeler, topluluklar, aileler, insanlar… Kendilerine atfettikleri insani değerlerin hepsinden mahrum kalıyorlar. Bu yüzden, başkaları tarafından da insan sınıfına sokulmuyorlar. Dikkatleri çekemiyorlar. Belki bir dil uzmanı olarak fazla ileri gidiyor olabilirim ama şöyle düşünüyorum: Onlara giden “para” ya da gıda gibi akçeli değerler, yardım adı altında gidiyor. Bence bu, bir yardım değil, haklarının iadesidir. Aç olanların değil, onlara yardım ettiklerini sanan hasta ruhların yardıma ihtiyacı vardır. Görünüşe göre ben de bu asıl yardıma muhtaç gruba dahilim.

 

Kaynaklar

Babayar, G. (2007). Köktürk Kağanlığı Sikkeleri Kataloğu. Ankara, TİKA

Benzer Kelimeler Sözlüğü, (alıntı tarihi: Haziran 2024), Erişim adresi: www.benzerkelimeler.com

Çetin, K. (2006). İran’dan Anadolu’ya Selçuklu Paraları, TAED 29, s.183-194.

Etymonline, Online Etimology Dictionnary, (alıntı tarihi: Haziran 2024), Erişim adresi: www.etymonline.com

İslam Ansiklopedisi, Türkiye Diyanet Vakfı, (alıntı tarihi: Haziran 2024), Erişim adresi: www.islamansiklopedisi.org.tr

Mıynat, A. (2019). „Ortaçağ İslam Dünyasından Sıradışı bir Para Birimi: Bakır Dirhemler“, TAD, C. 38/S. 66, s.192-207.

Nişanyan Sözlük: Çağdaş Türkçenin Etimolojisi, (alıntı tarihi: Haziran 2024), Erişim adresi: www.nisanyansozluk.com

TUD: Türkçe Ulusal Derlemi, (alıntı tarihi: Haziran 2024), Erişim adresi:   v3.tnc.org.tr

Türkiye Türkçesinin Eşdizim Sözlüğü, Mersin Üniversitesi, (alıntı tarihi: Haziran 2024), Erişim adresi: http://turkcederlem.mersin.edu.tr/esdizim/

ayrıca çeşitli Google, Wikipedia taramaları, Gemini sohbetleri

 

DENİZ KIRIMSOY DENGE

1990 yılında Fransız Dili ve Edebiyatı Bölümünü bitirdim. Türkçe Öğretim Merkezinde Türkçe okutmanlığı maceram başladı. 1994-2001 arasında Türkçenin Eğitimi ve Öğretimi Anabilim Dalında akademik deneyimlerimi elde ettim. Yabancılara Türkçe öğretmeye de 2016 yılına kadar devam ettim. Gerek akademik yaşantımda gerekse öğreticilik sürecimde kavramların gizli dünyası beni hep cezbetti. Kökenlerinden, iç dünyalarının nasıl ve neden değiştiği soruları aklımı kurcalayıp durdu. Dil çalışmalarımın yanında çeşitli sözlük ve sözlük bilim çalışmaları bulunuyor. Kimi tamamlandı, kimi yarım kaldı. İngilizce, Almanca, Fransızca biliyorum; Osmanlıca, Latince ve Arapça okuyabiliyor ve bana yetecek kadarını anlayabiliyorum. 1999’da suça karışan çocuklarla ilgili çalışmalar beni sosyalhizmetsever yaptı. Özel bilgilerim sizin için ne kadar önemlidir bilmem ama 68 Ankara doğumluyum; evlendim, boşandım yeniden evlendim ve iki tane oğlum var. Ankara defterini kapadım, Muğla Datça’da, kendine özgü bir emeklilik hayatı yaşıyorum. Domates yetiştirmeyi başaramadım, yıllardır aklımın raflarında tozlanan dil, kültür ve sanat projelerimle uğraşayım dedim, burada çalışıyorum.



* Kırımsoy Denge, Deniz.2024. “Paralayan Hayat”. Heybe: Sosyal Hizmet ve Sosyal Politika Dergisi, Yaz 2024, sayı 7, s.19-27.

[1] Argo genellikle küfürlü konuşmalar olarak bilinir. Ben burada sosyal dilbilimsel yönüyle kullanıyorum. Bu bağlamda argo, bir tür gizli ya da özel dil olarak tanımlanabilir. Meslek ya da iş grupları (jargondan farklı olarak) kara paralı işler, özel/gizli tutulması gereken konular için özel/gizli diller gelişir. Her insan kendi çevresinde aslında bunu bir miktar yapar. Ama diyelim ki bir uyuşturucu çetesinin elemanı iseniz, çevreden kimsenin sizi anlayamayacağı, buna rağmen dikkat çekmeyecek bir dil kullanmanız gerekir. O yüzden mesela “Balkona çiçek dikmiştin sen? Açtılar mı?” şeklinde bir cümleyle kenevirin durumunu ya da mal getiren kamyonun konumunu sorabilirsiniz. İşte bu şekilde bir argo gelişir. Argo sürekli değişen bir dildir. 2-3 yıl belki kalır, sonra hemen değişir. Doğal değil mi? “çiçek” kelimesinin kenevir ya da mal teslimatı anlamına geldiğinin anlaşılmaması için bu değişkenlik zaruridir. İşte bu durum, para kelimesinin karşılığında, özellikle argoda üretilen kelimelerin neredeyse sonsuz olabileceği sonucunu beraberinde getiriyor.

[2] Bu kısmı bir internet taraması ile elde ettim. Bunların arasında Wikipedia ve Gemini ile sohbetler gibi genel taramaların yanı sıra T.C. Merkez Bankası sayfası, çeşitli ülkelerin finans kurumları gibi sayfalar var.

[3] Şu iki kaynak benim hızlıca taradıklarımdır:

Babayar, G. (2007). Köktürk Kağanlığı Sikkeleri Kataloğu. Ankara, TİKA.

Çetin, K. (2006). İran’dan Anadolu’ya Selçuklu Paraları, TAED 29, s.183-194.

[4] Ağırlık ölçüsü şeklindeki anlamı bizim dilimizde “İki dirhem bir çekirdek” deyiminde yaşıyor. Bu kadar ağırlığa sahip paralarla satın alınan kıyafetler oldukça şık ve pahalı bir giyimi yansıtıyormuş çünkü. Çekirdek bir para birimi olmadı. Ancak denk düştüğü altın dinarın ağırlığı bu kadardı bir zamanlar. Bazı kaynaklar bunun keçiboynuzu çekirdeği olduğunu yazıyor. Karat kelimesi de aynı şekilde keçi boynuzu bitkisinden gelmiş. İddiaya göre ağırlığı hiç değişmediği ve kuruyup küçülmeyen ya da çürümeyen bir tohum olduğu için keçi boynuzu çekirdeği, özellikle kuyumculukta ağırlık birimi olarak tercih edilmiş. Bunun iki dirhem bir çekirdek deyimi ile ne kadar ilgisi olduğu tartışılıyor.

Bkz. https://teyit.org/analiz/butun-keciboynuzu-cekirdeklerinin-ayni-agirlikta-oldugu-iddiasi

[5] Ali Mıynat, çalışmasında neden bakır dirheme ihtiyaç duyulduğunu sorgulamaya çalışmış. Bulgusuna göre 15. yüzyılda bir gümüş krizi vuku bulmuş. Bu nedenle bakır veya bakır üstü gümüş kaplama dirhemler görülmüş (Mıynat, 2019, s.205).

[6] Bana biraz romantik gelen bu iddianın doğrulanmadığı da ifade ediliyor. “Ak akçe kara gün içindir” diye bir de atasözümüze bağlıyor kaynaklar. Ben bilemedim, pek dilbilimsel yöntemlere dayanmıyor kanımca bu söylemler. Ama dinlemesi çok güzel, o ayrı.

[7] Para kelimesinin dilimize geçişi sanırım bu yıllara ait.

[8] Madem para pulun üst kavramı, “para pul yok” deyimi aslında ilk çıkışı itibarıyla “para yok, en küçüğünden bile yok” anlamında türemiş olmalı.

[9] Para birimleri adlarının kökenlerine dair kullandığım sözlükleri şöyle sıralayabilirim.

Nişanyan, www.nisanyansozluk.com

Etymonline, www.etymonline.com

İslam Ansiklopedisi, www.islamansiklopedisi.org.tr

[10] Anlamın değer yitimine uğradığı benzer bir anlam kaymasına “efendi” kelimesinde rastlamıştım. Yunanca “authenticus”, yani kendi kendini idare edebilen anlamındaki kelimeden dilimize efendi diye geçen unvan, bir zamanların asillerinin, aydınlarının, yöneticilerinin unvanıydı. Cumhuriyet’in ilk dönemlerinde de öyleydi: “Efendiler!” diye sesleniyordu mecliste kürsüde konuşanlar. Nasıl oldu da bakkal efendiye döndü? Bu bence politik olarak açıklanabilecek bir durum. Cumhuriyet döneminin ilk çıkardığı paralardan birinin arkasında “saban kılıçtan üstündür” yazıyor ve sabanıyla birlikte bir çiftçi resmediliyor. Belli ki Osmanlı’dan kalan efendi, biraz can sıkmış. Bir algı değiştiriliyor. Çiftçinin, olağan insanın değeri ön çıkarılıyor. Bunun dile yansıması ve “efendi”nin değer kaybetmesi mantıklı görünüyor bu durumda.

[11] Benzer Kelimeler Sözlüğü‘nden (www.benzerkelimeler.com) yaptığım basit taramada karşıma çıkan liste şu oldu: adım, akça, akçe, arpa, asker, avans, balya, banknot, belde, beşibirarada, beşibirlik, beşibiryerde, beşlik, binlik, bozuk, bozuk para, bozukluk, çakıl, çarşaf, çeyrek, çıkıntı, çilingir, çorba, çürük para, damgalı, delikli, demet, direk, dirhem, dökme, döviz, duka, dünyalık, efektif, el kiri, ellilik, evlek, flori, fon, fülüs, harç, hasılat, hazine, Japon, kafa, kâğıt para, kapik, kayma, kefen, kemik, kene, kese, kınalı, Konyalı, köprülü, kuleli, kurt, kurtlu, kuruş, likit, maço, madde, madenî , para, mal, mandagözü, mangır, mangiz, mavi, mecidiye, meskûkât, metelik, mevduat, miza, mor, nakil, nakit, nukut, ölümlük, ömür, öndelik, papel, para pul, pare, patpat, pembe, peşinat, pey, pey akçesi, pirpiri, porte, prim, provizyon, pul, sağ para, sakallı, sandıklı, servet, sikke, tahsisat, taş, taze para, tıkır, tıngır, tirink, tüy, ufaklık, variyet, yeşil, yirmilik, yol, züyuf.

Bu sözlük, bir grup dil ve Türkçe sever tarafından düzenleniyor ve benim en azından pek çok yüzeysel tarama sorunumu büyük bir rahatlıkla çözüyor. Dilerim bu tür çalışmalar daha artar ve derinleşir. Türkçenin sözvarlığına ilişkin kaynaklarımız hakikaten çok dar.

[12] Türkiye Türkçesinin Eşdizim Sözlüğü daha çok dil çalışmaları yapanların, çevirmenlerin işine yarayan bir sözlük türüdür. Basitçe tanımlayacak olursak, bir kelimenin önünde ya da arkasında bulunan ikincil bağlantılı, eşdizimli kelimeleri sıralar. Elbette bu sıralamayı yaparken kullanım sıklığı adını verdiğimiz bir sıralama da önemlidir. Mesela yukarıdaki listede dikkati çeken altmış, yetmiş ve doksan kelimelerinin bulunuyor olması. Diğerleri neden yok? Büyük olasılıkla kullanım sıklıkları daha düşük olduğu için. Başka bir deyişle 20 para, 60 paraya göre daha az kullanılıyor. Elbette ki bu sözlük de, tüm sözlükler gibi belli zaman dilimlerinde revize edilir. 1930’larda yapılmış olsaydı 60, 70 ve 90 yerine 1 ve 2,5 daha çok çıkardı herhalde.

[13] TUD, Türkçe Ulusal Derlemi taraması ile elde ettim.

[14] Listede bulunan kelime sayısı 2000’i geçiyor.  Dolayısıyla burada paylaşma şansım olmadı..

[15] Bir ara, uzun zamandır aklımda olan “onur versus gurur” yazısını da kaleme almayı düşünüyorum. Bu konuda özellikle biz Türkiye Türkçesi konuşurları bayağı bir karışığız. Neyin ne olduğunu anlamıyor, hepsini birbirine karıştırıyor, ya kendini yok eden ya da karşı tarafı yok eden oluyoruz.